son yazılar
Şimdiye kadar özel sektörde hiçbir firmada Down Sendromlu çalışana rastlamadım. Peki neden olmasın? 


Tebessüm Ettiren Mekan

Size harika bir mekan tavsiye ediyorum; İstanbul Üsküdar’daki Tebessüm Kahvesi. Buraya gidip de gülümsememek pek mümkün değil. Tebessüm Kahvesi Üsküdar Belediyesinin işlettiği harika bir mekan. Mutlaka gidin, İstanbul dışında yaşıyorsanız, İstanbul’a geldiğinizde gezilecek yerler listenize alın. Gidin ki doğru koşullar sağlandığında insanlardan nasıl verim alındığını, farklılıklarla kaynaşmanın nasıl mümkün olduğunu görün. 

Geçen hafta kahve içmeye gittim Tebessüm Kahvesi’ne, harika bir mekan. Rengarenk masa ve sandalyelerle donatılmış açık mekanı ve güzel bir bahçesi var. Kahvaltı da yapabilirsiniz, menüsü lezzetli. Mekanı en anlamlı kılan ise down sendromlu garsonları. Harikalar, arı gibi çalışıyorlar. Onları görünce hangimiz engelliyiz diye sordum kendi kendime.

Mekanın ismine yaraşır gözlerinin içi gülen, tatlı ve işine oldukça hakim bir Proje Yöneticisi var; Şermin Çoban. Sohbet ettik kendisiyle. Mekanda 19-38 yaş aralığında 10 tane Down Sendromlu garson çalıştığını öğrendim; üçü kız, yedisi erkek. Nasıl bu kadar disiplinli ve sorumluluk anlayışı ile çalıştıklarını sordum. Kolay değil bunu  sağlamak neticede. Bu projede eğitimin çok önemli olduğunu anlattı Şermin hanım. Yaklaşık bir yıllık davranış eğitiminden sonra bu aşamaya geldiklerini anlattı. Elbette her biri farklı gelişim göstermiş. Gelişme durumlarına göre bazıları tam garsonluk yapıyor, bazıları sadece boşları topluyormuş.

Toplumu da Eğitiyor

Projenin bu insanların hayatlarına katkısı ortada; özgüvenleri artıyor, iletişim becerileri yükseliyor, insanlarla iletişimi ve kişisel ihtiyaçlarını tek başına gidermeyi öğreniyorlar. Her biri kendi içinde bir yaşayan kahraman, ayrı bir başarı hikayesi. Ama kazanımlar sadece bunlarla sınırlı değil; proje toplumsal farkındalığı da artırıyor. Karşılıklı birbirimize nasıl yaklaşacağız, nasıl davranacağız konularında toplumu da eğitiyor. 

Down sendromlu çalışanlar burada aldıkları eğitimden sonra özel sektörde daha rahat iş sahibi olabiliyor. Açıkçası şimdiye kadar özel sektörde hiçbir firmada Down Sendromlu çalışana rastlamadım. Bu mekanı gördükten sonra “neden olmasın” diye düşünüyorum. 

İK yöneticisi olan, iş yeri olan, istihdam yapan arkadaşlarım, neden olmasın? Neden şirketinizde down sendromlu bir çalışan istihdam edilmesin? Onlara  uygun işler neden olmasın? Bölümler arası evrak getirip götürmek, çay servisi yapmak, yemekhanede garsonluk vb. işleri düşünün. Bir firma için harika bir çalışan çeşitliliği değil mi? Ne dersiniz?
Erkek çalışanlar kadınlara oranla ücret artış taleplerini daha rahat dile getiriyor. 


Erkeklerin Rahatlığı 

23 Nisan 2019 tarihli People Management Daily, İngiltere’de CV Library tarafından yapılan bir çalışmayı haber yapmış. Çalışma 1200 kişiyi kapsıyor. Habere göre çalışma, erkeklerin kadınlara oranla ücret artış taleplerini daha rahat dile getirdiklerini ve dolayısı ile de aldıklarını ortaya koymuş. Her üç erkekten ikisi (% 64) ücret artış talebini rahatlıkla dile getiriyor. Kadınların yarıdan fazlasıysa (%55) maaş artış taleplerini gündeme getirmediklerini bildirmiş.

Türkiye olarak ücret eşitsizliğindeki iddiamız malum. Cinsiyete dayalı ücret eşitsizliğinde dünyanın en kötüleri listesinde ilk 10 ülke içindeyiz. Demek ki bunda bir nebze de olsa, kadının ücret artış talebini dile getirmesinde rahat hissetmemesinin de payı var.

Bu haber daha önce yazdığım ve yine bir araştırma sonucunu esas alan Kadının Sesi Yok başlıklı yazıdaki verilerle de örtüşüyor. Orada da iş yaşamında kadınların erkeklere oranla konuşma konusunda daha az güvenli hissettiğini işleyen bir habere yer vermiştim.

Cam Tavana Toslayan Kadın

21 Nisan 2019 tarihli Hürriyet İK gazetesi kadın istihdamına uzun yıllar kafa yoran Egon Zehnder Kıdemli Ortağı Murat Yeşildere ile röportaj yapmıştı. Bakın Yeşildere kadınlarla ilgili ne diyor: “Bir iş tanımını erkeklerin önüne koyuyorlar, erkek 10 maddeden üçüne tik atıyorsa ‘ben bu işi yaparım’ diyor. Kadın 10 tanesine de tik koysa gözünüzün içine bakıyor beni seç diye, el kaldırmıyor. Çünkü ‘benden daha iyi yapanlar var mıdır’ diye düşünüyor.” Yeşildere, kadının camdan tavana vurdukça daha mütevazi olduğunu, daha geriye çekildiğini belirtiyor.

Tüm bunları toparlarsak ücret artış talebi konusunda bizim topraklarımızda da durumun farklı olmadığını söyleyebiliriz. Türkiye’de de kadın çalışanların erkeklere oranla ücret artış taleplerini daha zor dile getirebildiklerini söylemek kehanet sayılmaz.
50’lerinin üstünde çalışana sahip olan şirketler, bu insanları değerli bir varlık olarak görmeli. Onların şimdiye kadar yaşadığı ve adapte oldukları değişiklikler en başta esnekliklerinin bir göstergesi. 


55 Yaş ve Üstü


Doktorların söylediğine göre artık 75 yaş ve üstünü yaşlı kabul etmemiz gerekiyor. Ama benim yaşı ileride olan çalışandan kastım (özellikle öğrenme yaklaşımları açısından) 55 yaş ve üstü çalışanlar. Bambaşka bir nesil. İş hayatına bilgisayarsız başlamış, cep telefonu olmadan çalışabilmiş, öncelikleri ve çekinceleri bir hayli farklı olan bir nesil.

50’lerinin üstünde çalışana sahip olan şirketler, bu insanları değerli bir varlık olarak görmeli. Onların şimdiye kadar yaşadığı ve adapte oldukları değişiklikler en başta esnekliklerinin bir göstergesi. Bin bir çeşit ekonomik iniş çıkışların olduğu, dövizin bir fırlayıp bir aşağı indiği, internetin olmadığı, iş yapış biçimlerinin hayli farklı olduğu dönemlerden bugünlere gelmiş insanlar. Geniş tecrübe ve bilgiye sahipler. Elbette yaşla birlikte gelen ve işe yansıyan sağlık sorunları da olabilir. Her şey artı ve eksi yönleriyle gelmez mi zaten?

Nasıl Geliştirelim?

Şirketlerin çoğu Y Kuşağı, (hatta artık Z kuşağı) nasıl öğrenir, diye kafa yoruyor. Potansiyel gelişimi için ne yapmak gerek, genç çalışanlar online eğitimle mi gelişir, konuları bir hayli gündemde. Dergilerde, makalelerde hemen hemen hepimizin karşısına çıkmıştır “milenyum çocukları iş hayatından ne isterler, ne beklerler” diye. Uyum sağlamak ve onları geliştirmek için planlanmış eğitim programları bile var. Peki ya şirket içindeki belli yaşın üstündeki çalışan nüfusunuz? Onların da farkında mısınız?

An itibarı ile genç nüfusun hakim olduğu Türkiye’de elbette kurumlar için “yaşlı çalışan nüfusu nasıl geliştirelim” mevzusu sıcak bir konu değil. Ancak bunun bir kenara da atılmaması gerektiğine inanıyorum. Çünkü ülkemizde ortalama ömür uzadı, nüfusumuz eskiye göre yavaş da olsa yaşlanıyor. Haliyle bu durum kurumlara da yansıyacak.

Şu an için öncelikli olmasa da, ilerleyen dönemlerde yaşı ileride olan çalışanların da nasıl kolay öğrenip geliştiklerini bilmek organizasyonlar için önemli bir konu.

Kurum içi öğrenme ve gelişim için her yaş grubunun ihtiyacı dikkate alınmalı.

“Onu da yap, bunu da yap” diye üzerlerine sürekli iş yüklenen özel okul öğretmenlerinin aynı zamanda bir insan olduğunu hatırlamak çok zor mu? Ne verip ne istiyoruz acaba? 


Anlamak Mümkün Değil

Şu özel okul öğretmenlerini anlamak mümkün değil; halinden memnun olan ne de az.

Halbuki öğretmen dediğin;

  • Üstün gayret göstermeli,
  • Mükemmel bilgiye sahip olmalı,
  • Emsalsiz tecrübeyle eğitim vermeli,
  • Öğrenciye empatik yaklaşmalı. Özellikle bizim üstün, çok zeki ve diğerlerinden farklı olan çocuğumuzla arası iyi olmalı,
  • Konusuyla ilgili kendisini sürekli geliştirmeli; tüm yayınları okumalı, gelişim seminerlerine katılmalı,
  • Suratı asla düşmemeli, hep pozitif olmalı,
  • Her daim kendini motive edebilmeli,
  • Mümkünse de kanat takıp uçmalı
Çünkü onlar öğretmen.

Alternatif Cevaplar

Eğer koşullarıyla ilgili vıdı vıdı edecek olurlarsa, verilebilecek alternatif yanıtlar hazırladım. Önerilerim şöyle:

  • “Aldığım para çok az, beni üç kuruş beş paraya çalıştırıyorsunuz” derse, “Eee seninki kutsal meslek, sen parayı konuşamazsın gülüm” diyelim. “Ayrıca da anlı şanlı özel okuldasın, neyine yetmiyor” diyelim bir de.
  • “İyi de posamı çıkarana kadar çalıştırıyorsunuz, ben ne ara kendime, aileme vakit ayıracağım" derse, “O senin sorunun” diyelim.
  • “Ay sonunu kıt kanaat getiriyorum, malum çocuğum var” derse, “Aaa bak olmaz, ne yap et kendini geliştirmeye bütçe ayır" diyelim.
  • “Bir yandan velilerin saçma sapan talepleri ve kaprisleriyle cebelleşip bir yandan üzerimdeki ciddi iş yükünü kaldırmaya çalışıyorum. Sizce de biraz fazla değil mi” derse, “Yooo hiç değil. Bunları idare etmek senin görevin” diyelim.
  • “Bana ne verip ne istiyorsunuz, farkında mısınız?” derse, “Uzattın ama yeter artık” diyelim.
Evet, daha önce “Tüm öğretmenlerin günü kutlu olmasın” diye yazmıştım. İyi ya, kutlayanlara ne güzel işte. Öğretmenler günü diye ekstradan birkaç veciz söz, çiçek, çikolata, hediye falan da alıyorlar halbuki. Nelerine yetmiyorsa artık.

E baktık gördük hala uzatıyorlar, o zaman “Amaaan çok da fifi” diyelim ve bitirelim bence.
Kaan Sekban iş yaşamının gözden kaçan saçmalıklarına adeta büyüteç tutmuş. 



İronik Bakış Açısı

Uzun bir bilet kovalamacasından sonra, nihayet gidip izleyebildim Kaan Sekban’ı. Malum, gösteri biletleri bir hayli önceden tükeniyor.

İş hayatını, anılarını, yaşadıklarını ironik bakış açısıyla anlattığı gösterisi pek eğlenceliydi doğrusu. İş hayatının rutini olarak sorgulamadan kabullenilen ve uygulanan saçmalıklar, büyütülüp sahneden bize aktarılınca, olayın veya davranışın anlamsızlığı net bir şekilde görünüyor. Kaan Sekban iş yaşamının gözden kaçan saçmalıklarına adeta büyüteç tutmuş.

Kaliteli Mizah 

Yöneticileri ve yöneticilerin çalışanlarına güzide yaklaşımlarını bir güzel dolamış diline. Çalışanlarının gelişimlerini baltalayan yöneticiler de nasibini alıyor haliyle Kaan Sekban’dan. İnsan izleyince “müdürsüz yönetim mümkün mü?” diye soruyor kendine.

Mizahın yadsınamaz bir gücü var. Gösteriyi izledikten sonra (ki skeçlerini izledikten sonra da) kaliteli mizahın harika bir eleştiri biçimi olduğunu bir kez daha gördüm. Bu gösteriyi ele alacak olursak, iş yapış biçimlerine, yönetim anlayışlarına yönelik nefis eleştiriler var içinde.

Mizah aynı zamanda çok da eğlenceli bir öğrenme yöntemi. Düşünsenize insan kendi yaptığı hatayı fark ediyor ve kabulleniyor, hem de gülerek. Kim bilir belki de izleyenler iş yaşamının içinde sorgulamadan sergilediği tavır ve davranışlarına ayar çeker bundan sonra. Belki körü körüne yaptıklarını sorgularlar.

Velhasıl kendine has beyefendi üslubuyla küfürsüz, belden aşağı konuşmadan güldürdü bizi Kaan Sekban. Ne güzel, ne özgün bir renk oldu Türkiye’de.

Özellikle çalışma hayatının içinde olanlar, henüz izlemediyseniz izleyin derim. Kendinizden, iş yaşamınızdan bulacağınız ve güleceğiniz pek çok şey var çünkü.

Mutluluk saplantısı ile peşinden koştuğumuz, varımızı yoğumuzu verdiğimiz hayallerimiz gerçek olduğunda biz gerçekten mutlu olacak mıyız?


Bir zamanlar çok güzel bir kuş varmış. Bu, dünyanın en renkli ve en neşeli kuşuymuş. Kuş rengarenk ve kocaman kanatlarını açıp gökyüzünde süzülmeye başladığında tüm evren mest olur, hayran hayran onu izlermiş. Kuşun renkli kanatları havanın görünmez tenine latif dokunuşlar kondurarak gökyüzüyle ilahi bir dansa tutulurmuş. Kuş kanat çırptıkça renklerin neşesi tüm dünyaya yayılırmış. Kuş uçarmış, ağaçların dallarına konarmış ve keyifle yemişlerin tadına bakarmış. Gökyüzü kaydırağında kayarak süzülürmüş havanın ipek teninde. Rüzgar onun en sevdiği oyun arkadaşıymış. Mutlu, özgür, heyecanlı, canlı ve İKİ KANATLI bir kuşmuş bu.

Günlerden bir gün kuş kendine bir yuva yapmak istemiş. Yuvasını ormanın en yüksek ağacının, en yüksek dalına kondurmak istiyormuş. Hayal ettiği bu yuvayı yapmak için renkli kanatlarını birer birer yolmaya başlamış. Kuşun yuvası yavaş yavaş görünmeye başladıkça, neşesi de onu aynı yavaşlıkta terk etmiş. Sonunda yuva bitmiş ve kanatsız kuş renkli yuvasında yaşamaya başlamış. Dışarıdan bakılınca yuva muhteşem görünüyormuş. Öte yandan kuş artık ne uçabiliyor ne de kanatlarıyla gökyüzünün ipek tenine öpücükler kondurabiliyormuş. Kuş, renkli yuvasında oturup bir zamanlar gök yüzünde nasıl uçtuğunu hatırlıyor ve kederleniyormuş.

Not: Bu bir Afrika halk hikayesidir. Kaynak: Points of You-The Coaching Game, Efrat Shani, Yaron Golan 2005, s.34. (Yukarıdaki anlatım Nazlı Çevik Azazi’nin “Masal” adlı kitabından alınmıştır.)
Emziren anneler süt biriktirmek için şirket tuvaleti, toplantı odası, araba gibi uygun olmayan yerleri kullanmak zorunda kalıyor. 


Paravanla ayrılmış 3 tuvalet var ve bu üç tuvaletin ortak kullanabileceği lavabolar. Tuvalete gitmek isteyen haliyle önce lavabolu ortak alanın kapısını açıyor, sonra hangi tuvalet boşsa oraya giriyor.

Tuvaletten Gelen Gizemli Ses

O gün iş yerindeki tuvalette bir tuhaflık olduğunu fark ediyorum; tuhaflık şu ki her zaman açık olan ortak alan kapısı kilitli ve benden önce gelmiş bir kişi de benim gibi kapının dışında bekliyor. Tuvaletin ortak alan kapısının içeriden kilitlenmiş olmasına hiçbir anlam veremiyoruz. Daha da tuhafı içeriden hiç alışık olmadığımız bir makine sesi geliyor; “tırrrrrr”.

Önümdeki kişi kibarca kapıyı tıklatıyor. “Dolu” diyor içerideki ses, bir taraftan da “tırrrrr” sesi devam ediyor. Bir kişi daha geliyor yanımıza, üç kişi oluyoruz. Kapı kilitli, içeriden “tırrrrr” sesi geliyor ve biz bekleşiyoruz. Komiğimize gidiyor bu durum, içeride ne olduğunu gerçekten merak ediyoruz. Kim ne yapıyor olabilir ki? “Biraz acele eder misin?” diyor birimiz kapıya tıklayarak. 


Ses biraz sonra kesiliyor. İçeriden kilit açılıyor ve doğum izninden yeni dönmüş çalışma arkadaşlarımızdan biri, yüzünde mahcup bir ifade, elinde süt pompalama makinesi ile bizden özür dileyerek çıkıyor; “Kusura bakmayın, beklettim sizi burada. İş çıkışı götürebilmek için bebeğime süt biriktirmem gerekiyordu, başka uygun bir yer olmadığı için süt pompalama makinesini mecburen burada kullandım. Tekrar kusura bakmayın.” “Aaa olur mu, ne demek” gibi bir şeyler geveliyoruz biz de şaşkın bir ifadeyle.

Sonradan fark ediyorum ki o arkadaşım iş yerinde süt pompalama sıkıntısı yaşayan onlarca, yüzlerce kadından sadece bir tanesi.

Kaç Şirkette Bu İmkan Var?

People Management dergisi 22 Şubat 2019 tarihli on line dergisinde İngiltere’de 2000 anne ile yapılmış bir araştırmaya yer veriyor bu konuyla ilgili. Veriler çarpıcı: emziren üç anneden biri süt biriktirmek için şirket tuvaletini kullanıyor. Bunun dışında toplantı odasına kapanan var, arabasını kullanan var. Anneler çoğunlukla uygun olmayan yerlerde bu işlemi gerçekleştirdikleri için, enfeksiyon endişesi taşıdıklarını da belirtmişler.

O halde buyurun size on numara sorular: Bizde durum ne alemde? Bildiğiniz kaç şirket, bebeğine süt biriktirmek zorunda olan anne çalışanına mekan gösteriyor? Kaç şirket bu ihtiyacın farkında? Hadi diyelim ki farkında, kaç şirket bu konuya çözüm getiriyor?

Şirketlerin emziren annelerin bu ihtiyacını görüp, bu yaraya bir an önce merhem olması dileği ile.
“Ne yapabilirim ki” diyor kadın. “Onun yaptığını ayda bir gün de olsa ben yapsam keşke” diyor başka bir kadın. 


Adam küçük bir aile şirketinde CEO. Aleni fiziksel şiddet uyguluyor aynı şirkette bölüm yöneticilerinden birisi olan karısına. “Beni kızdırmayın, ben asabi bir adamım” diyor sık sık şirkette. “Ne yapabilirim ki” diyor kadın. “Aynı şirketteyiz, söylesem olacakları düşünebiliyor musun?” “Evinde şiddet gören kadın çalışanınız için ne yapıyorsunuz şirketinizde?” diye soruyorum. Boş boş yüzüme bakıyor.



Karı koca öğretmenler. Aşağı yukarı aynı saatlerde evden çıkıp aynı saatlerde eve geliyorlar. Adam bütün gün ayakta ders anlattığı haliyle de çok yorulduğu için, eve gelir gelmez üstünü değiştirip koltuğa çöküyor. Kadın mutfağa giriyor hemen, akşam yemeğini hazırlıyor, sofrayı hazırlıyor, yemekten sonra sofrayı ve mutfağı topluyor. Adam yemekten sonra hemen kalkıp koltuğuna oturuyor. Çay demliyor kadın, sonra çay servisi yapıyor. Bu arada çocukla ilgileniyor, onu toparlayıp yatırıyor. “Onun yaptığını ayda bir gün de olsa ben yapsam keşke” diyor kadın.



Kadın satış temsilcisi olarak çalışıyor, kocası farklı bir firmada satış bölge müdürü. Her ikisi de işlerinde başarılılar. Önce baba geliyor eve. 4 yaşındaki çocuklarına bakan anneanne, baba gelince gidiyor. 4 yaşındaki oğluyla oyun oynuyor baba eşi gelene kadar. Kadın gelince çocuğu babadan alıyor ve hemen yemeğini yediriyor mutfakta (o sırada adam da televizyon karşısında kendi yemeğini yiyor). Kadın bir müddet daha oğlunu oyaladıktan sonra yatağına yatırıyor. Sonra gelip mutfağı toparlıyor, dağılmış oyuncakları toparlıyor. Adam çoktan uyumuş, kadın ise yorgunluktan bitap düşmüş oluyor.



Karı koca yurt dışından MBA derecesine sahipler; adam Amerika’dan, kadın İngiltere’den. Her ikisi de uluslararası firmalarda yönetici olarak çalışıyor. Çok güvendikleri, hafta içi yatılı olarak onlarla birlikte kalan bakıcıları Cuma akşamı gidip, Pazartesi sabahı tekrar geliyor. Hafta sonunda evle ve çocukla ilgili tüm işleri kadın yapıyor.

Ve bugün “Dünya Kadınlar Günü” olması hasebi ile hikayelerimdeki tüm adamlar gerek sosyal medyadan gerek whatsApp gruplarından kadınlar günü mesajı atıyorlar. Eh, serde tribünlere oynamak var tabii. En caf caflı mesaj da CEO’dan geliyor:

“Varlık sebebimiz, dünyamızı ışıklarıyla aydınlatan, tüm değerli çalışmaların arkasında olup çoğu zaman görünmeyen kahramanlarımız; kadınlarımız. Bir gün değil, her gün ve her an minnettarız.”
Beceriksizce ele alınan işten çıkarmalar, süreci doğru dürüst yönetemeyen yönetimler ve yöneticiler, “pes yani” dedirtecek birbirinden ala hikayeler. 


Uçaktayken


Nejat bey çok büyük bir firmanın genel müdür yardımcısı. Dile kolay, kurumunda on yılı devirmişliği var. Kendisine bağlı koskoca bir ekip var. Hem kendi bölümünden hem başka bölümlerden insan çıkartılacak, üzülüyor haliyle. O Pazartesi standart bir iş toplantısı için şehir dışına, fabrikaya gidiyor. Aynı gün akşam dönüyor. Hava alanına indiğinde e-postalarını kontrol ederken hayatının en büyük şokunu yaşıyor; o uçaktayken “İşten çıkış” yazısı yayınlanmış. Oracıkta, hava alanında, valizi elinde kala kalıyor genel müdür yardımcısı.

Karga Tulumba

Semra hanım bir kurumun orta kademe yöneticisi. Herkesin çok sevdiği, işini gerçekten özveriyle ve çok iyi yapan biri. O gün yönetim kurulu başkanının hiç beklenmedik bir talebiyle karşı karşıya kalıyor; yönetim kurulu başkanı, ekibindeki bir kişiyi çıkarmasını istiyor Semra hanımdan. Zaten az kişiyle çalışan ve performansından da memnun olduğu çalışanının arkasında duruyor, çıkarılmasını istemiyor ve “Hayır” diyor. Vay bakalım sen misin “hayır” diyen ve karşı çıkan, aynı gün ne olduğunu anlayamadan karga tulumba kapı önünde buluyor kendisini Semra hanım. Kadere bakın ki yerine de işten çıkarılmasına karşı çıktığı kendi çalışanı getiriliyor.

Üzülürsün Diye 

Şirket içerisinde işten çıkarılmaların olacağı fısıltı gazetesiyle ortalıkta dolaşıyor. Önce bir iki kişi çıkartılıyor, fakat süreç uzuyor da uzuyor. Zaman içerisinde kendisinin de işten çıkarılacağını anlayan Zuhal kendi yöneticisine gidiyor: “Çıkarılacaklar listesinde ismim olduğunu öğrendim, doğru mu?” diyor. “Yok öyle bir şey” diyor yöneticisi ve ekliyor "Zaten sabahtan beri görüşmem var yorgunum, başka zaman konuşalım." Fakat dedikodu bitmiyor, birkaç gün sonra tekrar yöneticisine gidiyor Zuhal: “Bakın çıkaracaksanız bana şimdiden söyleyin ki, hem buradaki arkadaşa işleri devredeyim, hem de kendime yeni bir iş bakayım” diyor. “Hayır yok öyle bir şey” diyor yine yöneticisi. Çıkarılacağından emin olan Zuhal beş on gün sonra ısrar kıyamet zorla söyletiyor yöneticisine işten kendisinin de çıkarılacağını. ”Neden sormama rağmen bu zamana kadar çıkarılacağımı söylemediniz” sorusuna yöneticisinden efsane yanıt geliyor; “Üzülürsün diye.”

Kadir kıymet bilmek bu kadar zor olmasa gerek. 
En hassas şekilde ele alınması gereken işten çıkarılmaların bu denli acemice bu denli insana saygısızca ve kötü ele alınması inşallah sadece hikayelerde kalır.
Ayşegül Drahşan kurumsal eğitim ve gelişime değer katan çok faydalı bir eserle karşımızda: Bize Bir Eğitim Lazım. 
Yeni Bir Kitap 

Eğer şirket olarak bir eğitim ve/veya gelişim programına ihtiyacınız varsa yıllardır kurumsal eğitim planlama, satış ve yönetim işinde olan Ayşegül Drahşan’ın yazdığı Bize Bir Eğitim Lazım kitabını okumanızı tavsiye ederim. Birkaç ay önce piyasaya çıkan kitap, ilgi alanında veya yaptığı iş kapsamında insan kaynakları, gelişim, eğitim bulunan herkese hitap ediyor.

Şirket içi gelişim planları yapılırken “çalışanlar öğrenmeye ne kadar istekli” noktası da gözden kaçırılmamalı elbet. Benim jenerasyonum, iş hayatına ilk başladığı zamanlarda gerek gelişim gerekse teknik uzmanlık gerektiren konularda kendisini çoğunlukla yabancı yazarların kitaplarını temin ederek geliştirmeye çalışmıştı. Çünkü başka türlüsü mümkün değildi, zaten kaynaklar kısıtlıydı, olanlar da çoğunlukla yabancı yazarların kendi ülke ve kurum kültürünü esas alarak yazdığı kaynaklardı.

Doğru kaynaklardan yararlanmak gerek. Kendi ülkemizin kurumsal eğitim gerçeklerinin esas alındığı doğru bir kaynak olması ne sevindirici.

Zengin İçerik 

Kitabın sadece tecrübe minvalinde yazılmaması, zengin bir içerik araştırması ve istatistik bilgi ile de donatılması okuyucuda “dolu bir kitap okuyorum” hissi uyandırıyor ve tatmin duygusunu artırıyor.

Şirketlerin kurumsal eğitimleri nasıl planladığından tutun da başarılı bir eğitmen olmanın püf noktalarına kadar kurumsal eğitimle ilgili tüm konular ele alınmış. Mesela “İyi güzel de, bu kadar para verdiğimiz eğitimin geri dönüşümünü nasıl ölçeceğiz” diyorsanız, bu soruya Donald Kirkpatrick’in 4 aşamalı değerlendirme modeli ile cevap veriyor kitap.

Son bölümü gülümseyerek okudum. Oradan birkaç alıntı yapıp sizi de gülümseterek noktalayayım yazımı.

SSS-Sıkça Sorulan Sorular:

  • Bize bir eğitim lazım. Sizde hangi eğitimler var?
  • Bir teklif isteyeceğiz ama çok acil. Akşama kadar gönderebilir misiniz?
  • Eğitimin içinde biraz “iletişim”, biraz “stres” biraz da “motivasyon” konuları olsa, hepsi bir günde olsa ve bütçesi de az olsa olur mu?
  • Bir grupta maksimum kırk kişi alabiliyor muyuz?
İş arkadaşından sevgilisi olan, müdürüne aşık olan, kendi grubundaki bir çalışanından hoşlanan, platonik takılan, rakip firmadan birisiyle flört eden var. 


Aşk Her Yerde


Belli mi olur aşkın insanın karşısına nerede çıkacağı. Bir de bakmışsınız iş yerinde çıkıvermiş karşınıza hayatınızın aşkı.

E örnekleri de yok değil hani; iş arkadaşından sevgilisi olan, müdürüne aşık olan, kendi grubundaki bir çalışanından hoşlanan, rakip firmadan birisiyle flört eden var. Platonik takılıp bir türlü açılamayan, yemekhanede orada burada bakışıp herkesin diline düşenler var. Şirket e postasıyla haberleşip ilişkinin tüm detaylarına Bilgi İşlem bölümünün hakim olduğu ilişkiler olduğu gibi, başladıkları gönül ilişkisini evlilikle noktalayanlar da var. Sevgiyi dilden gönüle indirenler de var şüphesiz. 
Tıpkı hayatın içinde olduğu gibi kurumsal hayatta da hepsi var yani. 

Şirketler Nasıl Yaklaşıyor?

Peki organizasyonlar bu duruma hazırlıklı mı? İki çalışanın gönül ilişkisine girmesine nasıl bakıyor kurumlar?

Türkiye İnsan Yönetimi Derneğinin (PERYÖN), geçtiğimiz senelerde “şirketlerin işyerinde aşk konusuna bakışı”nı gösteren anket sonuçlarına göre (ki 30’a yakın sektörden, orta ve üst düzey 170 yönetici katılmış) Türkiye’de yöneticilerin yüzde 73’ü işyerinde flörtü olağan karşılıyor.

Yöneticilerin çoğunluğunun olağan karşılaması güzel de, bu konuda yazılı prosedürü olan firma sayısı hala çok az. Aynı anketten öğreniyoruz ki, her dört şirketten yalnızca bir tanesinde evli çalışanların durumunu düzenleyen yazılı prosedür var. Şirketlerin yüzde 36’sında, aynı şirkette çalışırken evlenmeye karar verenlerle ilgili bir prosedür yok. Başa geldiğinde duruma göre bakıp karar veriliyor yani.

Gönül bu ferman dinler mi; hem bir prosedürü olmayıp, hem de gönül ilişkilerine sıcak bakılmayan bir şirkette yaşanıyorsa aşk, durum daha da vahim. İnsanlar liseli aşıklar gibi kaçamak bir ilişkiye sürükleniyor ister istemez.

Bu konuda henüz yazılı bir prosedüre sahip olmayan firmalara da aşk olsunE madem bu kadar aşk dedik, o halde son sözü Mevlana’ya bırakalım:

“Aşksız olma ki ölü olmayasın. Aşkla öl ki diri kalasın.”
Yüreklere su serpen, harika uygulamaları, yaklaşımları olan firmalar var. 


Öncelikle Haklar Teslim Edilmeli 

Bir kurum öncelikle kaynak dediği çalışanına haklarını teslim etmeli, değer vermeli, ondan sonra çalışanından yüksek performans ve verim beklemeli. Maaşları hiçbir açıklama yapmadan her ay gecikmeli ödeyen, yönetim anlayışında bin bir sorun bulunan, şirket içi ilişkilerin cadı kazanına döndüğü bir şirkette, durumu 2 günlük “motivasyon eğitimi” ile kurtarma çabasında olan İK’lar var ne yazık ki.

Bunun yanı sıra yüreklere su serpen, harika uygulamaları, yaklaşımları, projeleri olan firmalar da var. Duydukça, öğrendikçe yazıyorum güzel uygulamaları; bilinsin, daha da yaygınlaşsın ve örnek alınsın diye. Bir yazımda “Alkışlar Şişecam ve Siemens Türkiye Yönetimlerine Gelsin” dedim mesela. “ING’den Çalışan Dostu Uygulamalar” başlığını attım bir başka yazıma.

En son da FNSS Savunma Sistemleri A.Ş.nin çalışanına değer veren bir yaklaşımını öğrendim, bakın ne yapmış. Hani 31 Aralık 2018 Pazartesi gününe denk gelip tatil edilmemişti ya. Bu yüzden de tüm okullar, kurumlar, iş yerleri açıktı. Çalışanların bir kısmı yıllık izninden kullandı o gün, bir kısmı da işe gitti (sanıyorum o gün iş performansının bir bölümü yeni yıl mesajlarını almak ve göndermekle geçti).

FNSS’ten Bir Armağan 

FNSS ise 31 Aralık Pazartesi gününü çalışanlarına ücretli izin olarak armağan etti. Çalışanını yıllık izninden 1 gün tırtıklamak zorunda bırakmadı, “Eee ne yapalım resmi tatil değil, bizim de elimizden gelen bir şey yok” bahanesini kullanarak, çalışanlarını yılın son günü gönülsüz olarak çalışmak zorunda bırakmadı. Bu minicik jestler çalışanların gönlünde taht kurar. Ayrıca 3 Şubat 2019 tarihli Hürriyet İK’dan öğrendiğimize göre FNSS İK ekibi tarafından yürütülen “İK’nın Güvenilir Danışmanlığı” projesi Brandon Hall 2018 Mükemmeliyet ödüllerinde üç farklı kategoride altın madalya ile ödüllendirilmiş. Çalışanının penceresinden bakabilen, insan odaklı yönetim anlayışına sahip bir İK için ne güzel bir ödül.

Planlı çalışmanın, şirket süreçlerini doğru yönetmenin çok daha ötesinde, çalışanına gerçekten değer veren ve onları gerçekten insan kaynağı olarak gören FNSS’i tebrik ediyor, kutluyorum. Yaptıkları tüm değerli çalışmaların diğer kurumlara örnek olmasını diliyorum.

Hamiş: Benim bilmediğim, 31 Aralık’ı çalışanlarına ücretli izin olarak armağan eden tüm firmalara selam olsun.