son yazılar
İlgili ilgisiz tüm e postalara isimleri CC (Bilgi) kısmına yazılan beyaz yakalıların bu işten sıtkı sıyrılmış durumda. 


CC Meselesi


İlgili ilgisiz tüm e postalara isimleri CC (Bilgi) kısmına yazılan beyaz yakalıların bu işten sıtkı sıyrılmış durumda.

E postalardaki CC (Bilgi) kısmı aslında ne güzel bir amaca hizmet ediyor. İlgili kişiye yani konunun muhattabına yazdığımız mesajı konuyu bilmekten fayda sağlayacak kişilere de eş zamanlı göndermek harika değil mi? Doğru kullanırsak, zaman ve verim kaybını önlüyor; hem kendimiz, hem de karşı taraf için. Mesaj aynı anda birden fazla kişiye aynı kalitede ulaşmış olur.

Peki böyle mi oluyor? Yani CC (Bilgi) kısmı hep doğru kullanılıyor mu? Ah keşke. Ne yazık ki kurumların içinde CC mağdurları oluşmuş durumda. Koca bir departmanda tüm çalışanların (saha teşkilatı dahil) e posta gönderirken, bütün bölümü de CC kısmına koyduğunu biliyorum. Herkesin bu işten yaka silktiğini ama departman yöneticisinin bu konuda en ufak bir müdahalesi olmadığı için durumun öylece devam ettiği yazışma şekilleri var.

Pek çok firmada gün içinde gereksiz onlarca e posta alan çalışan var. İnsanlar haliyle hangi mesajın gerçekten kendileri için olduğunu bilemiyorlar. Netlik sağlayabilmek için o mesajı okumak durumundalar. Kaybedilen zamanı bir düşünün lütfen.

Art Niyetli Kullanım: 

CC (Bilgi) alanının gereksiz veya art niyetli doldurulduğu durumlara gelin birlikte bakalım:

  • Topu karşı tarafa atmak için kullananlar: İlgili ilgisiz herkesi CC’ye yazarak sorumluluktan kaçanlar bunlar. Yani ileride sorarlarsa “Ben zamanında o kişiye bu mesajı göndermiştim, ama o okumamış” deyip işin içinden sıyrılmaya çalışmak için kullananlar.

  • Muhattabı korkutarak harekete geçirmek için kullananlar: CC kısmına bilgi sahibi olması gerekmese de özellikle yöneticileri, hatta Genel Müdür, Genel Müdür yardımcılarını yazanlar var. Konunun muhattabı CC kısmında yöneticinin ismini görsün, hafiften korksun ve yazılanı dikkate alsın niyeti güdenler.

  • İş yüklemek isteyenler: Arasının iyi olmadığı kişileri CC’ye koyup, o kişilere iş yüklemek ve böylece intikam almak isteyenler.
  • Çalıştığını ispatlamak isteyenler: “Ey ahali görün beni, bakın çalışıyorum” mesajını vermek, yani çalıştığını cümle alemin gözüne sokmak için CC’ye herkesi yazanlar.
  • Şikayet etmek maksadıyla kullananlar: Kişi CC kısmına özellikle yöneticiyi yazar ki, yönetici bu durumu bilsin ve To (Kime) kısmındaki kişiye gereğini yapsın.
Bu kimin görevi? Yani iç yazışmadaki bu dağınıklığa nasıl son verilecek diye sorabilirsiniz. İnsan kaynakları, yönetim ve varsa iç iletişim departmanı bu işin başlatıcıları olmalı. Ancak konuyu sahiplenmek, tüm yöneticilerin ve çalışanların sorumluluğunda olmalı.

CC kirliliği etkin yazışmanın ve iç iletişimin önünde büyük bir bariyerdir. Kurumların bu konuda önlem alması, verimliliğin artırılması ve zaman kaybının önlenmesi için elzemdir.
Elleri oyun hamurundan resim boyalarından kirlenmeli çocuklarımızın, oto yağından, pamuk tarlalarındaki topraklardan değil. 


Korkunç Rakamlar

Bugün 12 Haziran Dünya Çocuk İşçiliği ile Mücadele Günü. Çocuk işçiliği hem dünyanın hem de ülkemizin kanayan yaralarından biri.

Basında yer alan verilere göre, Türkiye'de 1 milyon civarında çocuk işçi var. Bunun üzerine gün geçtikçe sayıları artan sığınmacıları da ilave ederseniz çocuk işçilerin sayısı katlanarak artıyor. Tabii bu arada kayıt dışı çocuk işçiliğinden bahsetmiyorum bile. Bu rakamlar doğruysa şayet, durum kahredici.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre 18 yaşına kadar herkes çocuk. Ama yoğun çalışma temposu ile çalıştırılarak, en çok sömürülen grup onlar. Nedenini tahmin etmek zor değil; ücretsiz işçi, ucuz işçilik. En çok da tarımda çalıştırıldıkları söyleniyor.

Sorumluluk Duygusunu Geliştirmek İçin Çalışmalılar 

Bir insan çocuk yaştan itibaren öğrenmeli hak ederek, emek sarf ederek para kazanmanın kıymetini. Alın teri ile kazanılmış az miktar paranın, hazırdan gelen veya haksız yollardan elde edilen bolca kazançtan çok daha değerli olduğunu öğrenmeli. Bu yüzden 18 yaşından önce çocukların kendi yetkinlikleri ölçüsünde, omuzlarına evi geçindirmek, aileye bakmak gibi sorumluluklar yüklemeden çalışmaları çok kıymetlidir, teşvik ve takdir edilmelidir. 

Yoksulluk nedeniyle okullarını terk etmek durumunda kalanlar, eğitim masraflarını karşılayabilmek için çalışmak zorunda olanlar, okurken aile bütçesine katkı yapmaları gerekenler, çocuk yaşında kronik yorgunluk ile tanışanlar ve daha niceleri. Bu yavruların yaşadıkları hepimizin ayıbı.

Elleri oyun hamurundan, resim boyalarından kirlenmeli çocuklarımızın, oto yağından, pamuk tarlalarındaki topraklardan değil. Ev geçindirmenin, okul masraflarını karşılamanın baskı ve ağırlığı omuzlarına yüklenmemeli. Omuzlarına yüklendikleri sadece okul çantası olmalı.

İstiyoruz istiyoruz ama bir türlü olmuyor. Acaba gerçekten istiyor muyuz? İçimizdeki arzu ne boyutta?



Hayallerimize ulaşmayı, hedefleri tutturmayı, arzuladığımız yaşam biçimine kavuşmayı ve daha pek çok şeyi istiyoruz.

Peki istediklerimiz için bedel ödemeye hazır mıyız? Ne kadar bedel ödeyebiliriz? Vazgeçmeyen taş işçisi misali kaçımız sonuna kadar gitmeye hazır?

Şeyda Bodur’un kaleme aldığı, Portakalın Bilgeliği (www.portakalinbilgeligi.com) bloğundaki “Mistik Hikayeler” başlıklı yazıdan şu hikayeyi okuyun o halde: 

Vaktiyle bir kişi aydınlanmak (hidayete ermek) ister. Nasıl bir iştir, nasıl olacaktır? Ona sorar, buna danışır, derler ki, falanca köyde bir bilge var. Kimse bilmese bile O bilir. Heyecanla soluğu alır köyde, aranır taranır, bilge nehir kenarında gözleri yarı kapalı sessizlik içinde oturmakta.

Derdini anlatır, bilge huşû içinde dinler, sonrasında ne oluyor demeye kalmadan bilge kafasını tutuğu gibi suya daldırır, bizimkisi önce şaka sanır, sonra can havliyle çırpınır.

Ne zaman sudan çıkarılır kafası, kendisine gülümseyerek bakan bilgeyi görür;

“Ne düşündün suyun altındayken?”

“Nefes alabilmekten başka bir şey düşünmedim.”

Bilge yanıtlar; ”Ne zaman Tanrı aşkı için de aynı şekilde düşünürsün, Tanrı’dan başka bir şey düşünemezsin, gel o zaman sana anlatayım, şimdi değil” diye yanıtlar.

Yani öyle bir istemeli, öyle bir istemeli ki insan, gayrısı olmamalı. Kömürle elmasın hikayesinde yanan elmas misali, yana yana istemeli. Bu denli kuvvetli bir isteğin önünde ne durabilir ki?
Eğer uzun çalışma saatleriniz iş yaşam dengenizi bozuyorsa, bu sizi fiziksel ve ruh sağlığınızın bozulmasına, hatta ölüme kadar götürebilir. 

Prof. Pfeffer’in Görüşleri 


Yoğun tempoda çalışanlar, fazla mesai yapanlar, eve iş taşıyanlar aman dikkat. Eğer uzun çalışma saatleriniz iş yaşam dengenizi bozuyorsa, bu sizi fiziksel ve ruh sağlığınızın bozulmasına, hatta ölüme kadar götürebilir. 
Kadir kıymet bilmek gerek yani, varken sağlığın, yaşamın, verilmiş ömrün değerini bilmeli.

2 Mayıs 2019 tarihli Hürriyet gazetesi bu konuyla ilgili bir habere yer veriyor. Haberde Stanford Üniversitesi İşletme bölümü profesörlerinden Prof. Dr. Jeffrey Pfeffer’in görüşlerine yer verilmiş.

İş dünyasının en önemli düşünürleri arasına gösterilen Prof. Dr. Pfeffer’in geçtiğimiz yıl Maaş İçin Ölmek (Dying for a Paycheck) isimli bir kitabı da yayınlandı. Gazetedeki habere göre, modern çalışma koşullarının insan sağlığı üzerindeki etkilerini değerlendiren Pfeffer, uzun çalışma saatlerinin iş ve aile yaşamı arasında çatışma yarattığını, ekonomik güvensizliğe neden olduğunu, kişinin fiziksel ve ruh sağlığını olumsuz etkilediğini söylüyor.

Ölümle Sonuçlanabiliyor

ABD’de her yıl 120 bin çalışanın işe bağlı stres sonucu öldüğü belirtilirken, stresin her yıl iş verenlere 300 milyar dolardan fazla maliyeti olduğu öne sürülüyor. Pfeffer, kişinin çalıştığı kurum ailesi ve iş yaşamı arasında denge kurmasına izin vermiyorsa oradan ayrılmayı öneriyor.

Yazılanları doğru yorumlamak gerekir. Sıkıntılara, strese sebep olan çok çalışmak değil, yoğun çalışma temposunun iş ve yaşam dengesini bozması. Kişinin ailesiyle, sevdikleriyle nitelikli zaman geçirebilecek vakti olmadığında, kendisine ayıracak zaman bulamadığında, “ohh” diyecek bir nefes boşluğu olmadığında ve tüm bunlar dönemsel olmayıp süreklilik gösterdiğinde sıkıntılar başlıyor.

Çalışma koşulları insanın elinden kendisine, ailesine, sevdiklerine vakit ayırma hakkını almamalı. İş yaşamı 
amaçsız koşu haline dönüşmemeli. Tüm bunları göz önüne alarak işverenlerin çalışma koşullarını gözden geçirmelerinde yarar var.
İletişim becerisi İnsan Kaynakları yöneticisinin olmazsa olmazıdır. Bir İK müdürü “güvenli davranış” nedir bilmeli ve uygulamalı. Neyi nasıl söyleyeceğini bilmeyen, kaş yapayım derken göz çıkartan insandan İK Müdürü olur mu? 


İletişim Olmazsa Olmaz


Bir İnsan Kaynakları çalışanı aynı zamanda iyi bir iletişimci olmalı. Önce dinlemeli, lafını bilmeli, neyi nasıl konuşacağını tartmalı.

Zaman içerisinde bu işi layığınca yapan, tarzlarına, iş yapma biçimlerine hayran olduğum İK çalışanlarıyla / yöneticileriyle tanıştığım, iş yaptığım, varlıklarından haberdar olduğum gibi, İnsan Kaynaklarında çalışmasına, üstüne üstlük yöneticilik yapmasına hayret ettiğim insanlar da oldu.

İletişim becerisi İnsan Kaynakları yöneticisinin “olmazsa olmaz”ıdır. Bir İK müdürü “güvenli davranış” nedir bilmeli ve uygulamalı. Dinlemeyen, nasıl konuşacağını bilmeyen, empati yoksunu, kaş yapayım derken göz çıkartan insandan İK Müdürü olur mu? En çok da bu insanların ekiplerine üzülürüm. Saldırmayı iletişim kurmaya tercih eden, üstüne üstlük pişkin biçimde bunu savunan İK yöneticilerinin olması ne acı. Bu örnekleri görünce “Müdürsüz Yönetim mümkün mü?” diye soruyor insan kendi kendine.

Kendi Gelişiminden Bir Haber İK’cılar 

Bir İK Yöneticisi düşünün ki kendi iletişiminde sıkıntı varken firma çalışanlarına “Etkin İletişim” eğitimi aldırıyor.

Okumayan, bilgi sahibi olmadan fikir yürütmeye çalışan İK müdürleri var. Trajikomik bir biçimde ekiplerine “arkadaşlar kitap okuyun” gibi cümleler kuruyor. Düşünsenize en başta yönetici kendisi okumuyor.

Olumsuz geri besleme yapmayı bilmeyen İnsan Kaynakları müdürleri var. Sonra da kalkıp firma içinde “Performansta Geri Besleme” başlıklı eğitim aldırıyorlar. Bilmediğini bilmeyen müdürlerin olması ne acı.

Uzmanının yöneticisinin açığını kapatmaya çalıştığı, devirdiği çamları kaldırmaya çalıştığı durumlar gördüm.

Kişi gelişime önce kendisinden başlamalı, çalışanlardan değil. İşini layığınca yapan, aynı zamanda harika bir iletişimci olan, insan gibi davranan bütün insan kaynakları müdürlerine selam olsun.
Şimdiye kadar özel sektörde hiçbir firmada Down Sendromlu çalışana rastlamadım. Peki neden olmasın? 


Tebessüm Ettiren Mekan

Size harika bir mekan tavsiye ediyorum; İstanbul Üsküdar’daki Tebessüm Kahvesi. Buraya gidip de gülümsememek pek mümkün değil. Tebessüm Kahvesi Üsküdar Belediyesinin işlettiği harika bir mekan. Mutlaka gidin, İstanbul dışında yaşıyorsanız, İstanbul’a geldiğinizde gezilecek yerler listenize alın. Gidin ki doğru koşullar sağlandığında insanlardan nasıl verim alındığını, farklılıklarla kaynaşmanın nasıl mümkün olduğunu görün. 

Geçen hafta kahve içmeye gittim Tebessüm Kahvesi’ne, harika bir mekan. Rengarenk masa ve sandalyelerle donatılmış açık mekanı ve güzel bir bahçesi var. Kahvaltı da yapabilirsiniz, menüsü lezzetli. Mekanı en anlamlı kılan ise down sendromlu garsonları. Harikalar, arı gibi çalışıyorlar. Onları görünce hangimiz engelliyiz diye sordum kendi kendime.

Mekanın ismine yaraşır gözlerinin içi gülen, tatlı ve işine oldukça hakim bir Proje Yöneticisi var; Şermin Çoban. Sohbet ettik kendisiyle. Mekanda 19-38 yaş aralığında 10 tane Down Sendromlu garson çalıştığını öğrendim; üçü kız, yedisi erkek. Nasıl bu kadar disiplinli ve sorumluluk anlayışı ile çalıştıklarını sordum. Kolay değil bunu  sağlamak neticede. Bu projede eğitimin çok önemli olduğunu anlattı Şermin hanım. Yaklaşık bir yıllık davranış eğitiminden sonra bu aşamaya geldiklerini anlattı. Elbette her biri farklı gelişim göstermiş. Gelişme durumlarına göre bazıları tam garsonluk yapıyor, bazıları sadece boşları topluyormuş.

Toplumu da Eğitiyor

Projenin bu insanların hayatlarına katkısı ortada; özgüvenleri artıyor, iletişim becerileri yükseliyor, insanlarla iletişimi ve kişisel ihtiyaçlarını tek başına gidermeyi öğreniyorlar. Her biri kendi içinde bir yaşayan kahraman, ayrı bir başarı hikayesi. Ama kazanımlar sadece bunlarla sınırlı değil; proje toplumsal farkındalığı da artırıyor. Karşılıklı birbirimize nasıl yaklaşacağız, nasıl davranacağız konularında toplumu da eğitiyor. 

Down sendromlu çalışanlar burada aldıkları eğitimden sonra özel sektörde daha rahat iş sahibi olabiliyor. Açıkçası şimdiye kadar özel sektörde hiçbir firmada Down Sendromlu çalışana rastlamadım. Bu mekanı gördükten sonra “neden olmasın” diye düşünüyorum. 

İK yöneticisi olan, iş yeri olan, istihdam yapan arkadaşlarım, neden olmasın? Neden şirketinizde down sendromlu bir çalışan istihdam edilmesin? Onlara  uygun işler neden olmasın? Bölümler arası evrak getirip götürmek, çay servisi yapmak, yemekhanede garsonluk vb. işleri düşünün. Bir firma için harika bir çalışan çeşitliliği değil mi? Ne dersiniz?
Erkek çalışanlar kadınlara oranla ücret artış taleplerini daha rahat dile getiriyor. 


Erkeklerin Rahatlığı 

23 Nisan 2019 tarihli People Management Daily, İngiltere’de CV Library tarafından yapılan bir çalışmayı haber yapmış. Çalışma 1200 kişiyi kapsıyor. Habere göre çalışma, erkeklerin kadınlara oranla ücret artış taleplerini daha rahat dile getirdiklerini ve dolayısı ile de aldıklarını ortaya koymuş. Her üç erkekten ikisi (% 64) ücret artış talebini rahatlıkla dile getiriyor. Kadınların yarıdan fazlasıysa (%55) maaş artış taleplerini gündeme getirmediklerini bildirmiş.

Türkiye olarak ücret eşitsizliğindeki iddiamız malum. Cinsiyete dayalı ücret eşitsizliğinde dünyanın en kötüleri listesinde ilk 10 ülke içindeyiz. Demek ki bunda bir nebze de olsa, kadının ücret artış talebini dile getirmesinde rahat hissetmemesinin de payı var.

Bu haber daha önce yazdığım ve yine bir araştırma sonucunu esas alan Kadının Sesi Yok başlıklı yazıdaki verilerle de örtüşüyor. Orada da iş yaşamında kadınların erkeklere oranla konuşma konusunda daha az güvenli hissettiğini işleyen bir habere yer vermiştim.

Cam Tavana Toslayan Kadın

21 Nisan 2019 tarihli Hürriyet İK gazetesi kadın istihdamına uzun yıllar kafa yoran Egon Zehnder Kıdemli Ortağı Murat Yeşildere ile röportaj yapmıştı. Bakın Yeşildere kadınlarla ilgili ne diyor: “Bir iş tanımını erkeklerin önüne koyuyorlar, erkek 10 maddeden üçüne tik atıyorsa ‘ben bu işi yaparım’ diyor. Kadın 10 tanesine de tik koysa gözünüzün içine bakıyor beni seç diye, el kaldırmıyor. Çünkü ‘benden daha iyi yapanlar var mıdır’ diye düşünüyor.” Yeşildere, kadının camdan tavana vurdukça daha mütevazi olduğunu, daha geriye çekildiğini belirtiyor.

Tüm bunları toparlarsak ücret artış talebi konusunda bizim topraklarımızda da durumun farklı olmadığını söyleyebiliriz. Türkiye’de de kadın çalışanların erkeklere oranla ücret artış taleplerini daha zor dile getirebildiklerini söylemek kehanet sayılmaz.
50’lerinin üstünde çalışana sahip olan şirketler, bu insanları değerli bir varlık olarak görmeli. Onların şimdiye kadar yaşadığı ve adapte oldukları değişiklikler en başta esnekliklerinin bir göstergesi. 


55 Yaş ve Üstü


Doktorların söylediğine göre artık 75 yaş ve üstünü yaşlı kabul etmemiz gerekiyor. Ama benim yaşı ileride olan çalışandan kastım (özellikle öğrenme yaklaşımları açısından) 55 yaş ve üstü çalışanlar. Bambaşka bir nesil. İş hayatına bilgisayarsız başlamış, cep telefonu olmadan çalışabilmiş, öncelikleri ve çekinceleri bir hayli farklı olan bir nesil.

50’lerinin üstünde çalışana sahip olan şirketler, bu insanları değerli bir varlık olarak görmeli. Onların şimdiye kadar yaşadığı ve adapte oldukları değişiklikler en başta esnekliklerinin bir göstergesi. Bin bir çeşit ekonomik iniş çıkışların olduğu, dövizin bir fırlayıp bir aşağı indiği, internetin olmadığı, iş yapış biçimlerinin hayli farklı olduğu dönemlerden bugünlere gelmiş insanlar. Geniş tecrübe ve bilgiye sahipler. Elbette yaşla birlikte gelen ve işe yansıyan sağlık sorunları da olabilir. Her şey artı ve eksi yönleriyle gelmez mi zaten?

Nasıl Geliştirelim?

Şirketlerin çoğu Y Kuşağı, (hatta artık Z kuşağı) nasıl öğrenir, diye kafa yoruyor. Potansiyel gelişimi için ne yapmak gerek, genç çalışanlar online eğitimle mi gelişir, konuları bir hayli gündemde. Dergilerde, makalelerde hemen hemen hepimizin karşısına çıkmıştır “milenyum çocukları iş hayatından ne isterler, ne beklerler” diye. Uyum sağlamak ve onları geliştirmek için planlanmış eğitim programları bile var. Peki ya şirket içindeki belli yaşın üstündeki çalışan nüfusunuz? Onların da farkında mısınız?

An itibarı ile genç nüfusun hakim olduğu Türkiye’de elbette kurumlar için “yaşlı çalışan nüfusu nasıl geliştirelim” mevzusu sıcak bir konu değil. Ancak bunun bir kenara da atılmaması gerektiğine inanıyorum. Çünkü ülkemizde ortalama ömür uzadı, nüfusumuz eskiye göre yavaş da olsa yaşlanıyor. Haliyle bu durum kurumlara da yansıyacak.

Şu an için öncelikli olmasa da, ilerleyen dönemlerde yaşı ileride olan çalışanların da nasıl kolay öğrenip geliştiklerini bilmek organizasyonlar için önemli bir konu.

Kurum içi öğrenme ve gelişim için her yaş grubunun ihtiyacı dikkate alınmalı.

“Onu da yap, bunu da yap” diye üzerlerine sürekli iş yüklenen özel okul öğretmenlerinin aynı zamanda bir insan olduğunu hatırlamak çok zor mu? Ne verip ne istiyoruz acaba? 


Anlamak Mümkün Değil

Şu özel okul öğretmenlerini anlamak mümkün değil; halinden memnun olan ne de az.

Halbuki öğretmen dediğin;

  • Üstün gayret göstermeli,
  • Mükemmel bilgiye sahip olmalı,
  • Emsalsiz tecrübeyle eğitim vermeli,
  • Öğrenciye empatik yaklaşmalı. Özellikle bizim üstün, çok zeki ve diğerlerinden farklı olan çocuğumuzla arası iyi olmalı,
  • Konusuyla ilgili kendisini sürekli geliştirmeli; tüm yayınları okumalı, gelişim seminerlerine katılmalı,
  • Suratı asla düşmemeli, hep pozitif olmalı,
  • Her daim kendini motive edebilmeli,
  • Mümkünse de kanat takıp uçmalı
Çünkü onlar öğretmen.

Alternatif Cevaplar

Eğer koşullarıyla ilgili vıdı vıdı edecek olurlarsa, verilebilecek alternatif yanıtlar hazırladım. Önerilerim şöyle:

  • “Aldığım para çok az, beni üç kuruş beş paraya çalıştırıyorsunuz” derse, “Eee seninki kutsal meslek, sen parayı konuşamazsın gülüm” diyelim. “Ayrıca da anlı şanlı özel okuldasın, neyine yetmiyor” diyelim bir de.
  • “İyi de posamı çıkarana kadar çalıştırıyorsunuz, ben ne ara kendime, aileme vakit ayıracağım" derse, “O senin sorunun” diyelim.
  • “Ay sonunu kıt kanaat getiriyorum, malum çocuğum var” derse, “Aaa bak olmaz, ne yap et kendini geliştirmeye bütçe ayır" diyelim.
  • “Bir yandan velilerin saçma sapan talepleri ve kaprisleriyle cebelleşip bir yandan üzerimdeki ciddi iş yükünü kaldırmaya çalışıyorum. Sizce de biraz fazla değil mi” derse, “Yooo hiç değil. Bunları idare etmek senin görevin” diyelim.
  • “Bana ne verip ne istiyorsunuz, farkında mısınız?” derse, “Uzattın ama yeter artık” diyelim.
Evet, daha önce “Tüm öğretmenlerin günü kutlu olmasın” diye yazmıştım. İyi ya, kutlayanlara ne güzel işte. Öğretmenler günü diye ekstradan birkaç veciz söz, çiçek, çikolata, hediye falan da alıyorlar halbuki. Nelerine yetmiyorsa artık.

E baktık gördük hala uzatıyorlar, o zaman “Amaaan çok da fifi” diyelim ve bitirelim bence.
Kaan Sekban iş yaşamının gözden kaçan saçmalıklarına adeta büyüteç tutmuş. 



İronik Bakış Açısı

Uzun bir bilet kovalamacasından sonra, nihayet gidip izleyebildim Kaan Sekban’ı. Malum, gösteri biletleri bir hayli önceden tükeniyor.

İş hayatını, anılarını, yaşadıklarını ironik bakış açısıyla anlattığı gösterisi pek eğlenceliydi doğrusu. İş hayatının rutini olarak sorgulamadan kabullenilen ve uygulanan saçmalıklar, büyütülüp sahneden bize aktarılınca, olayın veya davranışın anlamsızlığı net bir şekilde görünüyor. Kaan Sekban iş yaşamının gözden kaçan saçmalıklarına adeta büyüteç tutmuş.

Kaliteli Mizah 

Yöneticileri ve yöneticilerin çalışanlarına güzide yaklaşımlarını bir güzel dolamış diline. Çalışanlarının gelişimlerini baltalayan yöneticiler de nasibini alıyor haliyle Kaan Sekban’dan. İnsan izleyince “müdürsüz yönetim mümkün mü?” diye soruyor kendine.

Mizahın yadsınamaz bir gücü var. Gösteriyi izledikten sonra (ki skeçlerini izledikten sonra da) kaliteli mizahın harika bir eleştiri biçimi olduğunu bir kez daha gördüm. Bu gösteriyi ele alacak olursak, iş yapış biçimlerine, yönetim anlayışlarına yönelik nefis eleştiriler var içinde.

Mizah aynı zamanda çok da eğlenceli bir öğrenme yöntemi. Düşünsenize insan kendi yaptığı hatayı fark ediyor ve kabulleniyor, hem de gülerek. Kim bilir belki de izleyenler iş yaşamının içinde sorgulamadan sergilediği tavır ve davranışlarına ayar çeker bundan sonra. Belki körü körüne yaptıklarını sorgularlar.

Velhasıl kendine has beyefendi üslubuyla küfürsüz, belden aşağı konuşmadan güldürdü bizi Kaan Sekban. Ne güzel, ne özgün bir renk oldu Türkiye’de.

Özellikle çalışma hayatının içinde olanlar, henüz izlemediyseniz izleyin derim. Kendinizden, iş yaşamınızdan bulacağınız ve güleceğiniz pek çok şey var çünkü.

Mutluluk saplantısı ile peşinden koştuğumuz, varımızı yoğumuzu verdiğimiz hayallerimiz gerçek olduğunda biz gerçekten mutlu olacak mıyız?


Bir zamanlar çok güzel bir kuş varmış. Bu, dünyanın en renkli ve en neşeli kuşuymuş. Kuş rengarenk ve kocaman kanatlarını açıp gökyüzünde süzülmeye başladığında tüm evren mest olur, hayran hayran onu izlermiş. Kuşun renkli kanatları havanın görünmez tenine latif dokunuşlar kondurarak gökyüzüyle ilahi bir dansa tutulurmuş. Kuş kanat çırptıkça renklerin neşesi tüm dünyaya yayılırmış. Kuş uçarmış, ağaçların dallarına konarmış ve keyifle yemişlerin tadına bakarmış. Gökyüzü kaydırağında kayarak süzülürmüş havanın ipek teninde. Rüzgar onun en sevdiği oyun arkadaşıymış. Mutlu, özgür, heyecanlı, canlı ve İKİ KANATLI bir kuşmuş bu.

Günlerden bir gün kuş kendine bir yuva yapmak istemiş. Yuvasını ormanın en yüksek ağacının, en yüksek dalına kondurmak istiyormuş. Hayal ettiği bu yuvayı yapmak için renkli kanatlarını birer birer yolmaya başlamış. Kuşun yuvası yavaş yavaş görünmeye başladıkça, neşesi de onu aynı yavaşlıkta terk etmiş. Sonunda yuva bitmiş ve kanatsız kuş renkli yuvasında yaşamaya başlamış. Dışarıdan bakılınca yuva muhteşem görünüyormuş. Öte yandan kuş artık ne uçabiliyor ne de kanatlarıyla gökyüzünün ipek tenine öpücükler kondurabiliyormuş. Kuş, renkli yuvasında oturup bir zamanlar gök yüzünde nasıl uçtuğunu hatırlıyor ve kederleniyormuş.

Not: Bu bir Afrika halk hikayesidir. Kaynak: Points of You-The Coaching Game, Efrat Shani, Yaron Golan 2005, s.34. (Yukarıdaki anlatım Nazlı Çevik Azazi’nin “Masal” adlı kitabından alınmıştır.)
Emziren anneler süt biriktirmek için şirket tuvaleti, toplantı odası, araba gibi uygun olmayan yerleri kullanmak zorunda kalıyor. 


Paravanla ayrılmış 3 tuvalet var ve bu üç tuvaletin ortak kullanabileceği lavabolar. Tuvalete gitmek isteyen haliyle önce lavabolu ortak alanın kapısını açıyor, sonra hangi tuvalet boşsa oraya giriyor.

Tuvaletten Gelen Gizemli Ses

O gün iş yerindeki tuvalette bir tuhaflık olduğunu fark ediyorum; tuhaflık şu ki her zaman açık olan ortak alan kapısı kilitli ve benden önce gelmiş bir kişi de benim gibi kapının dışında bekliyor. Tuvaletin ortak alan kapısının içeriden kilitlenmiş olmasına hiçbir anlam veremiyoruz. Daha da tuhafı içeriden hiç alışık olmadığımız bir makine sesi geliyor; “tırrrrrr”.

Önümdeki kişi kibarca kapıyı tıklatıyor. “Dolu” diyor içerideki ses, bir taraftan da “tırrrrr” sesi devam ediyor. Bir kişi daha geliyor yanımıza, üç kişi oluyoruz. Kapı kilitli, içeriden “tırrrrr” sesi geliyor ve biz bekleşiyoruz. Komiğimize gidiyor bu durum, içeride ne olduğunu gerçekten merak ediyoruz. Kim ne yapıyor olabilir ki? “Biraz acele eder misin?” diyor birimiz kapıya tıklayarak. 


Ses biraz sonra kesiliyor. İçeriden kilit açılıyor ve doğum izninden yeni dönmüş çalışma arkadaşlarımızdan biri, yüzünde mahcup bir ifade, elinde süt pompalama makinesi ile bizden özür dileyerek çıkıyor; “Kusura bakmayın, beklettim sizi burada. İş çıkışı götürebilmek için bebeğime süt biriktirmem gerekiyordu, başka uygun bir yer olmadığı için süt pompalama makinesini mecburen burada kullandım. Tekrar kusura bakmayın.” “Aaa olur mu, ne demek” gibi bir şeyler geveliyoruz biz de şaşkın bir ifadeyle.

Sonradan fark ediyorum ki o arkadaşım iş yerinde süt pompalama sıkıntısı yaşayan onlarca, yüzlerce kadından sadece bir tanesi.

Kaç Şirkette Bu İmkan Var?

People Management dergisi 22 Şubat 2019 tarihli on line dergisinde İngiltere’de 2000 anne ile yapılmış bir araştırmaya yer veriyor bu konuyla ilgili. Veriler çarpıcı: emziren üç anneden biri süt biriktirmek için şirket tuvaletini kullanıyor. Bunun dışında toplantı odasına kapanan var, arabasını kullanan var. Anneler çoğunlukla uygun olmayan yerlerde bu işlemi gerçekleştirdikleri için, enfeksiyon endişesi taşıdıklarını da belirtmişler.

O halde buyurun size on numara sorular: Bizde durum ne alemde? Bildiğiniz kaç şirket, bebeğine süt biriktirmek zorunda olan anne çalışanına mekan gösteriyor? Kaç şirket bu ihtiyacın farkında? Hadi diyelim ki farkında, kaç şirket bu konuya çözüm getiriyor?

Şirketlerin emziren annelerin bu ihtiyacını görüp, bu yaraya bir an önce merhem olması dileği ile.