son yazılar
Yaşanan korona virüsü salgınının şu anda çalışanlar üzerindeki en büyük etkilerinden biri kaygı. 


Kaygı


Sağlık kaygısı bir yanda, belirsizlik ortamının doğurduğu gelecek kaygısı bir yanda. Salgın dolayısıyla kapanan işyerlerindeki çalışanların derdi ayrı, kapanmayan işyeri çalışanlarının derdi ayrı.

People Management dergisi 20 Mart 2020 tarihli online gönderisinde 390 işverenin katıldığı bir araştırmaya yer vermiş. Araştırmaya katılanların yaklaşık üçte ikisi (% 63) mevcut durumda organizasyonlarındaki en önemli konunun genel endişe olduğunu aktarmış.

Ülkemizde de durumun pek farklı olduğunu düşünmüyorum. Evden çalışmak isteyip çalışamayanlar ve işe gitmek durumunda kalanlar, mağazaları kapanan perakende sektörü çalışanları, okul çağındaki çocukları evde olduğu ve de bakacak kimseleri olmadığı için izin alıp işe gidemeyenler ve daha niceleri. Belirsizlik ortamı kişilerin bulundukları duruma göre farklı boyutlarda kaygı taşımalarına sebep oluyor. 

  • Bundan sonra ne olacak?
  • Mağazamız kapandı, ücretlerimizi alabilecek miyiz? Ay sonunda maaşlarımızda kesinti olacak mı? 
  • Geri döndükten sonra kurum küçülmeye gider mi? 
  • İş yerimiz tekrar açılınca biz de aynı görevimize devam edebilecek miyiz? 
  • Biz hala çalışıyoruz, risk altındayız. Ya bu kalabalık ortamda virüs kaparsak. 
Bu arada hala birçok kurum çalışanlarından birinde korona virüsü tespit edilirse ne yapacağı ile ilgili doğru dürüst yazılı bir prosedür oluşturmadı.

Açık İletişim Önemli

Bu dönemde açık ve sürekli iletişim her zamankinden daha önemli. Şirketler çalışanlarına karşı şeffaf ve dürüst bir iletişim politikası ile yaklaşmalı. Çalışanla iletişim hiç koparılmamalı. Ne olacağı, ne olmayacağı, belirsizliğin devam edeceği veya etmeyeceği çalışana dürüst ve açık bir şekilde iletilmeli.

Her kaos dönemi kendi kahramanlarını yaratır. İçinde bulunduğumuz dönem de, hangi firmaların ustaca yönetildiğini gösterecek bizlere.
İş Kadını Olmayı Eşimden Öğrendim 

Herkesten destek mi gördünüz yani? Kimse olumsuz bir şey söylemedi mi?

Karşı çıkan ilk kişi eşim oldu valla. Haklı olarak dedi ki; “O kadar çok şey deneyip bıraktın ki, ya bunu da yarım bırakırsan.” Çünkü binlerce dolar verip eğitim almanız sertifikasyon almanız gerekiyor. E bunlara da eşim sponsor olacağı için şüpheyle baktı. Üç ay mücadele etti benimle ama baktı ki ben kafaya takmışım vazgeçmeyeceğim, “Tamam o halde, sonsuz arkandayım” dedi. Gerçekten de o günden beri arkamda. Kendisi mentorum aynı zamanda. İş kadını olmayı ondan öğrendim ve öğreniyorum.

Çevreniz, aileniz nasıl baktı sizin kariyer değişikliğinize? 


Annem muhteşem heyecanlandı ve bu işin tam benlik olduğunu düşündü. Yakın bazı arkadaşlarım destekledi ama bazı arkadaşlarımın “yapamaz” yargısını gözlerinde gördüm.

Bunu doğrudan yüzünüze söyleyen oldu mu?

Yok yüzüme “Aaa ne güzel” “Hayırlısı olsun” falan diyorlardı ama güvenmediklerini hallerinden anlıyordum.

Ünlü olmam avantajım değil dezavantajım oldu.

Şöhretinizin ve geçmiş kariyerinizin şu andaki işinize katkısı oluyor mu?

Hayır tam tersi “Bu kadın kim ki? Oyuncu ve şarkıcı. Nasıl bize kişisel gelişim konusunda ders verecek” diye sorguladılar. Ünlü olmam avantajım değil dezavantajım oldu. Bazı arkadaşlarım da “Herhalde şarkıcılık ve oyunculukta iş bulamıyor o yüzden bu işi yapıyor” diyorlardı. Bunların hiçbirine takılmadım, çünkü yapmak istediğim işe karşı o kadar heyecanlıydım ki. Kendimden hiç şüphe etmedim. Kendime çok güvendim ve bu güvenle kendimle çok çalıştım. 3,5 yıl önceki Hale’yle bugünkü Hale aynı değil. 3,5 yıl önce konuşmacı olabileceğimi bilmiyorken bugün çok büyük firmalara konuşmacı olarak gidiyorum. Çok etkili kurumsal gelişim eğitimleri veriyorum. 3,5 yıl önce beni yargılayanlar şimdi ağzı açık beni izliyor.

Şu anda “Mesleğiniz nedir?” sorusuna ne cevap veriyorsunuz?

Konuşmacı, yazar, eğitmen. Ama hepsinin birleştiği sürpriz bir proje yolda. Tek kişilik şahane bir oyun geliyor. Bu oyunu halkla da buluşturmak istiyorum.

Bir de kitabınız var değil mi?

Evet “Mutluluk Virüsü” isimli bir kitabım var. Kitabımın her bölümünün sonunda bir QR kodu var, onu okuttuğunuzda benim videom geliyor. Yani kitabı aldığınızda sadece benim hayat hikayemi okumuyorsunuz aynı zamanda kişisel gelişim eğitimi de alabiliyorsunuz.

Duygusal dayanıklılık ve çeviklik eğitimi veriyorum adı 4K: Kara Kutu Kayıtlarını Keşfet. Türkiye’nin en büyük en prestijli kurumsal akademilerinde eğitimlerimi verdim, çok başarılı geri bildirimler aldım.

Kendi içsel yolculuğumu çok sert bir şekilde yaptım 

Alan değiştirmeye karar verdiğinizde nasıl bir bedel ödediniz, neler yaptınız? Bu yolda size en çok ne yardımcı oldu?

Aldığım her eğitimin tabii ki katkısı var ama bu işi yapmaya karar verdikten sonra dokuz tane sertifikasyon aldım. Bence beni ben yapan şey kendi içsel yolculuğumu çok sert bir şekilde yapmış olmamdı ve ciddi bir dönüşüm geçirmiş olmamdı. Eğitimlerimde katılımcılara kendi yaşanmışlığımı örnek gösterebiliyorum. Sağlam arıza biriyim aslında.

Ne demek “arıza biri” olmak?

Yani yaralarım var, düğmelerim var, öfke butonlarım var, kendi kendimi sabote etme potansiyelim var. İşte bunları nasıl yönetebileceğimi öğrendim. Hala bazen çuvallıyorum ama tekrar ayağa kalkabiliyorum. Bence beni ben yapan en güçlü şey samimiyetim. Kendi yaşanmışlıklarımı en cesur şekilde pervasız açıyorum.

Şu anda bulunduğu işinde pozisyonunda rahatsızlık duyan ve çalışma alanını değiştirmek isteyenlere ne önerirsiniz? 

Burada 2 soru var, yaşadığı şirkette mutsuz olmak ayrı bir konu, çalıştığı alandan mutsuz olmak ayrı bir konu. Yaşadığınız şirkette mutsuzsanız bu % 90 sizinle, sizin algınızla alakalı (Burada araya girip, iş koşulları, iş arkadaşları, yönetici vb. gibi faktörleri soruyorum. O da bana bunun 1,5 saat süren konuşmanın detayı olduğunu söylüyor. Konumuz bu olmadığı için detaya inmiyorum) Mutsuzluğumuz bilimsel olarak tespit edilmiş ki % 90 bizimle alakalı.

Çalıştığı alanda mutlu olmayanların ise bir seçim yapması gerekir. Bu çok cesur bir karar. Eğer geçim derdi varsa yani bir ev geçindirilecekse tavsiyem bir müddet paralel kariyer yapılması.

Paralel kariyerden neyi kast ettiğinizi açar mısınız?

Yani mevcut işi bırakmadan arzuladığınız işi yapmaya ufak ufak beraber başlamanız. Ancak para kazanmaya başladığınızda memnun olmadığınız işi bırakmanızı öneririm. Kenarda bir birikiminiz yoksa, size maddi olarak destek olacak biri yoksa pat diye bırakıp bir geçiş yapmanız sizi maddi anlamda zorlayabilir. Bunun çok akıllıca stratejik bir şekilde planlanması gerekiyor.

Çok teşekkürler. İlave etmek istediğiniz bir şey varsa duymak isterim.

Hayatınızı değiştirmek istiyorsanız önce kendiniz değişin. Organizasyonumun da adı bu: Sen değiş dünyan değişsin.

Şarkıcı ve oyunculuktan iş hayatına geçiş yaptı. Artık şirketlere eğitim veriyor. 

Türkiye’nin en çok sevilen ve izlenen dizilerinden biri olan “Avrupa Yakası”nın Yaprak’ı olarak tanıdık Hale Caneroğlu’nu. Dizinin bitmesiyle birlikte o da ortalıktan kayboldu ama bence hikayesi esas kaybolduktan sonra başladı. Bizim onu kayboldu zannettiğimiz zamanlarda o hayatında bin bir gelişim ve dönüşüm yaşayarak bambaşka ufuklara yelken açtı. Şarkıcı ve oyunculuktan iş hayatına geçiş yaptı. Artık şirketlere eğitim veriyor, kurumlar onu konuşmacı olarak davet ediyor. “Mutluluk Virüsü” isimli bir kitabı var. TEDX konuşması yaklaşık 2,5 milyon izlenmeyle Türkiye’nin en çok izlenen konuşmalarından biri oldu. 

Hikayesinden öğrenecek çok şey var. Bol mimik kullanan, içtenliği yüzünden okunan, konuşmayı, okumayı, araştırmayı seven, enerji dolu biri. Ben sordum o samimiyetle yanıtladı. İşte karşınızda Hale Caneroğlu. 



Çok genç bir yaşta Türkiye’nin en sevilen TV dizilerinden birinde gayet başarılı, şöhretli ve de iyi para kazandığınızı düşündüğüm bir pozisyondaydınız. Ne oldu da bütün bunları bırakıp başka bir alana geçmeye karar verdiniz? 

Öncelikle çok gençtiniz iltifatı için teşekkür ediyorum. Avrupa Yakası’yla ekranlara çıktığımda 28 yaşındaydım. Herkes beni 21-22 falan zannetti. Ortadan kaybolmamın cevabı tek kelime; mutsuzdum. Yaptığım işten keyif almıyordum. Düzenli hayatı seviyorum, akşam belirli saatte evimde olmayı seviyorum. Dizi setleri buna imkan vermiyordu, mesai de verilmiyordu. İlave olarak bazı isimlere astronomik paralar ödenirken sizinle ciddi bir pazarlık yapmaya kalkıyorlardı.

Şarkıcılık kariyerime gelince, bir konserde maximum 23-25 şarkı söylersiniz. Bunun 17’sini yabancı, 6 tanesini Türkçe söylerdim ve ben bununla tanınırdım. Ancak işi bırakmaya yakın 23 şarkı Türkçe, 2 de yabancı şarkı söyler olmuştum. Hatta bu da yetmeyip Ankara Havası ister hale gelmişlerdi. Şarkı söylerken şişiyordum. Sahnede özsaygımı yitiriyordum, nefret ediyordum yaptığım işten.

Hem oyunculuğu hem şarkıcılığı sadece para için yapar hale gelmiştim. Derken o sıralar ilk evliliğimi bitirdim ve şu anda hayatımın aşkı olan erkekle tanıştım. Onun da desteğiyle bu yola girdim. Sonrasında eşime İngiltere’den gelen teklif üzerine 2-3 sene orada yaşadık. O sırada gelen tüm teklifleri yurt dışında olduğum için geri çeviriyordum.

İşin püf noktası çok başarılı olduğunuz bir işi istemediğinizi kabullenmeniz 

O dönem hiç aklınızın kaldığı bir teklif oldu mu?

Yani düşündüklerim oldu ama gerçekten istemediğimi biliyordum. İşin püf noktası ne biliyor musunuz; çok başarılı olduğunuz, çok sevildiğiniz, tanındığınız bir işi istemediğinizi kabullenmeniz. Bu çok zor ve çok cesur bir karar. Bence hayatımın dönüm noktası oradaydı.

Ne istemediğinizi biliyordunuz, peki ne istediğinize nasıl karar verdiniz?

Öyle pat diye olmadı tabii. Hayatın akışı da bu noktada bana çok yardımcı oldu. İngiltere’ye gittik, yeni evliyiz, dünya tatlısı çok sevdiğim bir üvey oğlum var. Orada kızım dünyaya geldi. Benim tüm konsantrasyonum özel hayatıma döndü. Bir gün İngiltere’deyken kızım 9 aylık yanımda yatarken kendime sordum: “Eeee bundan sonra ne olacak?” Anladım ki ben sadece eş ve anne olarak mutlu olamayacağım ve işte orada yine sordum kendime “Ben hayatımın geri kalanında ne yapacağım” diye. O sırada 42 yaşındaydım. Sonra bir sürü minik iş denedim. Birçok işi başlayıp bıraktım.

Annemin yanına Samsun’a gittiğimde bir Alman Lisesinde konuşmamı teklif ettiler. Hemen kabul ettim. Bu konuşmada çocukların Avrupa Yakası, tiyatro, müzikle ilgili sorduğu her soruyu kişisel gelişime bağlayıp cevaplıyordum. Yıllardır bu konuda kendime yaptığım yatırım ve deneyimleri çocuklara aktarıyordum. Çok keyif aldım konuşmaktan. 45 dk. sürmesi gereken konuşmam 1,5 saat sürdü. O sınıfta bazı öğrenci ve öğretmenlere yürekten dokunabildiğimi ve farklı bakış açısı yaratabildiğimi fark ettim.

Konuşmadan sonra ”Hayatımın geri kalanında ne yapacağımı buldum” dedim. Kişisel gelişim konusundaki deneyim ve yolculuğumu, insanlara aktarmaya, onların da yapabileceğine dair konuşmaya karar verdim. Böylece yeni kariyerim başladı. 2004 yılında kişisel gelişim dünyasına girdiğimde o tarihe kadar en az 700 saatlik çalışmam vardı; atölyelere katılmıştım, eğitim almıştım. Kişisel gelişim benim yaşam tarzımdı.

Ödüm Koptu


Bu kararı aldınız içinizde bir korku olmadı mı? “Nasıl tutunacağım? Başaracak mıyım? Ne yapacağım?” gibi kaygılar yaşamadınız mı?

Yaşamaz olur muyum, ödüm koptu. (Karşılıklı gülüşmeler)

Peki ne yaptınız?

Öncelikle anneme ve en yakın arkadaşlarıma sordum; “Ben bu işi yapabilir miyim, becerebilir miyim” diye. Dediler ki: “Deli misin, sen zaten doğalında bunu hepimize yapıyorsun” Dertli olduğunda beni arayan yakınlarım beni yeni kariyer yolculuğumda sonsuz desteklediler.

Not: Röportajın devamı yarın.
Bu dönemde kurumların olabildiğince evden çalışma ihtimalini göz ardı etmemelerinde fayda var. 


İş Yeri Önlemleri


Dünya Sağlık Örgütü tarafından korona virüsü salgın hastalık ilan edilince önlemler de arttı. Önlem olarak okullarda ve üniversitelerde geçici süreli eğitime ara verildi, kütüphaneler kapatıldı, AVM’lerin çalışma süreleri sınırlandırıldı. Bununla birlikte iş yerleri açık, insanlar toplu halde çalışıyor. 

Üretim yapılan fabrika, atölye vb. yerlerde durum daha zor tabii. Olabiliyorsa belki geçici süreli ara verilmeli. Bunun dışında kişisel hijyenin önemi, temas edilmemesi gerekliliği sıkça hatırlatılmalı, sağlık kontrolleri düzenli hale getirilmeli. Tüm bu önlemlerin dışında kurumunuzda korona virüsü taşıyan birinin tespit edilmesi ihtimaline karşı eylem planınızın da hazır olması gerekir.

Öteden beri evden çalışmaya sıcak bakılmayan ülkemizde, belki de korona virüsü uzaktan çalışmanın yaygınlaşması için vesile olur.

Evden Çalışmanın Avantajları

O zaman evden çalışmanın faydalarını hatırlayalım: 

  • Çalışana kendisini iyi hissettirir
  • Kurum için elektrik, su vb. maliyetleri düşürür 
  • Gereksiz toplantılar kalkar 
  • İşe gidip gelmek için yolda harcanan zamandan tasarruf edilir
  • Yol parasından tasarruf edilir 
  • Trafik sıkıntısı ortadan kalkar 
  • Ne giyeceğim, makyaj, traş derdi olmaz 
  • Günlük çekiştirmeler ve ofis dedikoduları azalır 
  • Hastalanma ihtimaliniz düşüktür (Bu ara her şeyden önemli) 
Elbette evden verimli bir şekilde çalışabilmek için kişisel disipline ihtiyaç var. Televizyon, müzik, arkadaş sohbeti gibi çeldiricilere takılmamak gerekir. 

Maalesef her işin mahiyeti evden çalışmaya izin vermiyor. İlle de iş yerine gitmek gerekiyorsa bu zaman çok verimli kullanılmalı, olabiliyorsa Cumartesi yarım gün çalışmaları kaldırılmalı.

Evden çalışma uygulamasına büyük ölçekli ve uluslararası kurumlar sıcak bakarken, orta ve küçük ölçekli kurumlar daha mesafeli yaklaşıyor. Bu dönemde kurumların olabildiğince evden çalışma ihtimalini göz ardı etmemelerinde fayda var.
İş yerlerindeki hazırlıkların tümü önlem mahiyetinde, yani virüsten korunmak amaçlı. Peki ya “Şirketinizde korona virüsü taşıyan bir çalışanınız tespit edilirse ne yapacaksınız?” 


En Riskli Yerler 

Covid-19 olarak da bilinen ilk bir kaç korona virüsü vakası ülkemizde de tespit edildi artık. Haliyle de önlem almak önem kazanıyor. En riskli yerler de toplu yaşamın olduğu, okullar, hastaneler, işyerleri, AVM’ler, ibadethaneler, çarşı pazarlar vb. alanlar.

Neler yapılacağını aşağı yukarı herkes öğrendi; Eller mutlaka yıkanacak, yüze değmeyecek. El dezenfektanları, kolonyalar kullanılacak. Bağışıklık sistemini kuvvetlendirecek şekilde beslenilecek. Temas yok, mümkünse tokalaşılmayacak. Kişiler arası mesafede 1 metre, hatta mümkünse 2 metre korunacak.

Ne Yapacaksınız?

Kurumların bazıları henüz harekete geçmeyip seyirci olarak izliyor. Tabii İK ilgisizlerinin bunda payı büyük. Bazı işyerlerinde ise yazılı olarak bilgilendirmede bulunuldu, konuyla ilgili belirli kurallar devreye girdi bile. Yurt dışı seyahatlerinden kaçınma/sınırlama, kalabalık toplantıların azaltılması, mülakatların on line gerçekleşmesi, video konferansların artırılması, masalara el dezenfektanlarının konulması uygulamaları bildiklerimiz arasında.

Bu hazırlıkların tümü önlem mahiyetinde, yani virüsten korunmak amaçlı ve elbette çok çok önemli. Ancak ben şunu soruyorum: “Şirketinizde korona virüsü taşıyan bir çalışanınız tespit edilirse ne yapacaksınız?” veya “Bir çalışanınızın yaşadığı evde virüs taşıyan biri tespit edilirse ne yapacaksınız?” Bunun için bir planınız var mı?

Yoğun çalışma temposu ile çalışırken şirketi mi kapatacaksınız? Bölümü mü kapatacaksınız? Çalışana bir süreliğine izin mi vereceksiniz? Çalışmaya bir süre ara mı vereceksiniz? Kişinin sağlık giderleri için özel sağlık sigortasının kapsamını mı genişleteceksiniz?

“Başımıza gelsin öyle düşünürüz” demektense her ihtimale hazırlıklı olmakta, planlama yaparak ilerlemekte fayda var.
Yetkinlikleri, eğitimleri tecrübeleri yeterli olan insanları "sadece yaşları yüzünden” değerlendirmeye almamak, en büyük işe alım ayıplarımızdan biridir. 


- İşletme okumuştu ve satış alanında farklı tecrübeleri oldu. 36 yaşında çalışma alanını değiştirmeye karar verdi, üniversite sınavına girdi. Bir başarı hikayesi gibi yüksek puanlı bir hukuk fakültesini kazandı. 4 yılda bitirdi. Pek çok iş başvurusu oldu. “Sıfırdan başlamaya hazırım. Yöneticim olarak çalışanların yaşça benden küçük olması benim için sorun değil” dedi. Ama iş bulamadı, aldığı cevap hep aynıydı: “Biz daha genç birisini arıyoruz” 

- 61 yaşında ve tüm kariyeri boyunca muhasebede çalıştı. Hiç yöneticilik tecrübesi olmadı. Bununla birlikte yaptığı işte çok ustalaştı. Birlikte çalıştığı yöneticileri kendisinden çok memnundu. Sonra emekli oldu. Bir kaç yıl sonra maddi koşulları zorladı kendisini, çalışması gerekti. Muhasebeyle ilgili bulduğu tüm pozisyonlara başvurdu. “Şu saatten sonra yöneticilik beklentim yok, sadece çalışmak istiyorum” dedi. Ama aldığı cevap hep aynı: “Biz daha genç birisini arıyoruz” 

- Çok parlak bir eğitim hayatı ve kariyere sahip. İngilizce ve Almanca’yı çok iyi biliyor. Uluslararası firmalarda üst düzey yönetici olarak çalıştı. Yine uluslararası bir firmada expat yönetici olarak yurt dışı tecrübesi edindi. Sonra emekli oldu, ancak işe ihtiyacı var. Geçmiş kariyerinin yapacağı işi gölgelemeyeceğini, yöneticilik beklentisi olmadığını, unvana takılmadığını anlatmaya çalıştı. Hiçbir yerden olumlu cevap alamadı. Aldığı cevap hep aynı oldu: “Biz daha genç birisini arıyoruz” 


Ve yüzlercesi…

“Biz daha genç birisini arıyoruz” diyenlere tek kelimelik bir sorum var: Neden?

Yetkinlikleri, eğitimleri tecrübeleri yeterli olan insanları "sadece yaşları yüzünden” değerlendirmeye almamak, en büyük işe alım ayıplarımızdan biridir.

Kimi zaman soruyorlar “CV’ye doğum tarihi yazılmalı mı” diye. Cevabım kesin ve nettir: hayır. Nasıl ki adayın cinsiyeti, dini, mezhebi vb. konuların işe alımda değerlendirme kriteri olamayacağı, bu minvalde eleme yapılamayacağı iş kanunu kapsamına dahil edilmişse, yaş konusu da kapsam içine alınmalı.

Adayların yaşlarına bakılmasın artık!
Gerçekten Cumartesi yarım gün çalışmak gerekli mi? Körü körüne adet olduğu için mi gidiliyor iş yerine, yoksa hakikaten zorunluluk mu? Başka bir yol olabilir mi? 


Gerçekten İhtiyaç Var mı?


Cumartesi yarım gün çalışmalarını hep sorguladım; “gerçekten ihtiyaç var mı” diye. Cumartesi çalışılan o 3-4 saatlik zaman dilimi hafta içi telafi edilemez mi? Çalıma süresini kısaltmak mümkün mü?


Gördüklerim, duyduklarım Cumartesi çalışmalarına hep soru işareti ile bakmama sebep oldu. Buyurun Cumartesi çalışmalarından çeşitlemeler;
  • Hafta sonu diye geç gelmeler
  • Servis olmadığı için; 
       - Geliş gidişte taksi tutup, taksi parasını da şirketten alanlar. (Şirkete taksi 
         maliyeti) 
       - Kendi cebinden yol parasını vererek gidip gelenler. (Çalışana yol parası 
         maliyeti)
  • Kurum içinde uzun kahvaltı ve kahve molaları
  • Hafta sonu programları için sürekli mesajlaşmalar, telefon konuşmaları 
  • Üçüncü partilerle yapılacak işlerde, her kurum hafta sonu çalışmadığı için işlerin yapılamayıp, ertelenmesi.
  • Gerçekten yapacak işi olmadığı halde herkes geliyor diye mecburen gelip, iş yapıyormuş gibi görünüp, sadece maliyet oluşturanlar 
Başka Bir Yol Olabilir mi?

Körü körüne adet olduğu için mi gidiliyor Cumartesi iş yerine, yoksa hakikaten başka türlü işler yetişmez mi? Alternatif bir yol olabilir mi? Cumartesi çalışmanın maliyet hesabı yapılıyor mu kurumlarda?
Pek çok firmada Cumartesi yarım gün çalışmalarının kaldırılabileceğine inanıyorum. Önümüzde örnek olarak çalışma saatlerini haftada 6 günden 4 güne indiren Microsoft’un cesur adımı var.

Mesela kurum güzel bir iç iletişim çalışması ile çalışanların özel ve sosyal hayatlarına daha fazla vakit ayırmalarını sağlamayı, böylece şirket içinde verimliliği artırmayı amaçladıklarını anlatsa. Bunun için de bir süreliğine Cumartesi yarım gün çalışmalarının kaldırılacağını duyursa. Hafta içi verimli çalışılır ve işler yetişirse, bundan sonra Cumartesi yarım gün çalışmaların tamamen kaldırılacağını, ama işler yetişmeyip verimsizlik olursa eski uygulamada devam edileceği iletilse çalışanlara. Ne dersiniz? Nasıl sonuç alınır?

Çalışanların büyük çoğunluğunun bu uygulamaya sıcak bakacağını ve hafta içi işlerini yetiştireceğine inanıyorum. Denemesi bedava.
Ne çok alıştım sana ne çok, kolay mı öyle bırakmak. 


Kolay mı? 

Benim biricik davranışım, biliyorum beni hataya sürüklüyorsun, vakit kaybettiriyorsun, canımı acıtıyorsun. Ama kolay mı öyle seni bırakmak?

Lafta çok güzel tabii; gelişmek, değişmek, dönüşmek falan. Ama gel de bırak. Seni bırakıp bir başka davranış seçmek, bir başka tavır sergilemek bunca yıllık dostluğu, güzelim birlikteliği yıkar gibi. Bir ihanet gibi sanki.

Ne günlerimiz oldu, seninle neler yaşadık. Evet kabul, yaşadıklarımın çok hoş şeyler olduğunu söyleyemem. Ama yine de senden vaz geçmek çok radikal.

Seni bırakmam gerektiğini adım gibi biliyorum. Sen benim ben olmamı engelliyorsun çünkü. Fakat nasıl olacak bu bırakmak?

O Kadar Güçlü Olabilir miyim?

Seni bıraktığımda olacakları düşününce... Aman Allah’ım, kaldırabilir miyim? O kadar güçlü olabilir miyim? 

Farkındayım bana çok iyi hissettirmedin. Yıllardır içimdesin; korkularımda, yapamadıklarımda, “hayır” diyemediklerimde, söyleyemediklerimde, yutkunduklarımdasın. Bir parçamsın benim. 

Hani tuvalet alışkanlığı kazandırılmaya çalışılan bazı küçük çocuklar büyük tuvaletlerini kendilerinin bir parçası olarak görüp tutuyorlarmış ya, bazen kendimi onlara benzetiyorum. Seni içimden çıkarmam gerektiğini, bana zarar verdiğini, bırakmam gerektiğini bile bile seni içimde tutuyorum. Gayet bilinçli bir şekilde içimde bir zehri tutar gibiyim.

Bazen soruyorum kendime “ne kadar istiyorum”, seni gerçekten bırakmayı ne kadar istiyorum diye. Deli gibi bırakmak isteyip, delice sahipleniyorum seni.
 “Bak, yanlış düşünüyorsun” falan demesin kimse sakın. Beni anlamaya çalışsınlar sadece. 

Ah benim canım yanlışım. Nasıl bırakacağım ben seni?

Not: Yazıya ilham kaynağı olan danışanım, iyi ki varsın. Şu anda seçimlerinle adeta bir evrim geçirdiğini görmek bana en büyük hediye.

Kurum içinde mülakat yapan herkesin bu konuda eğitim almış olması gerekir. Çünkü mülakat ustalık ister.

“Herkes” kelimesinin içine unvan fark etmeksizin HERKES girer, üst düzey yöneticiler de dahil. Bir yönetici olarak kendi işinizde usta olabilirsiniz ve mülakat yaparken de buna güveniyor olabilirsiniz. Lakin mülakatın kendi ustalığı vardır. Eğitim almadan, sadece tecrübe zeminine oturtulmuş mülakatlar hem sizi hem de kurumu uçurumdan aşağı yuvarlayabilir.

Mülakat Sohbet Değildir 

Mülakat;
  • Rastgele konuşmak
  • Amaçsız soru sormak 
  • Adayı sıkıştırmak 
  • Yayıla yayıla sohbet etmek 
değildir. Aday odaya girdiği andan itibaren neyi niye yaptığınızı, hangi soruyu niye sorduğunuzu, mülakatın aşamalarını bilmeniz gerekir. Aksi durumda hiç tercih etmeyeceğiniz sonuçlarla karşı karşıya kalabilirsiniz.

Yöneticiliğinize Güvenmeyin 

Şayet siz mülakat eğitimi almadan;
  • Yılların yöneticisi olmanıza,
  • Kendi işinizde harika olmanıza, 
  • İnsanlarla ilişkilerinizin çok iyi olmasına, 
  • Şimdiye kadar pek çok mülakat gerçekleştirmiş olmanıza 
dayanarak mülakat yapıyor ve mülakat eğitimi almama konusunda da ısrar ediyorsanız kurumunuzun çok büyük bir sorunu var demektir. En masumundan zaman kaybından tutun, organizasyonun imajını olumsuz etkilemeye kadar gidebilecek vahim sonuçlar doğabilir. Verimli mülakat gerçekleştirmek için yönetici olmak tek ve yeter şart olsaydı mülakat eğitimlerine ne gerek olurdu? Hem adaylar, görüştükleri yöneticilerin yetkinliklerinden, sordukları sorulardan bu kadar yakınırlar mıydı?

Bazen yönetici mülakatlar sırasında kendi doğru sandığı yanlışına öyle bir sarılıyor ki, ayırabilene aşk olsun. Bilmediğini bilmemek tam da böyle bir şey. Her mülakatta aynı yanlış yapıla yapıla kurumsal kültürün bir parçası haline bile gelebiliyor. Kim bilir belki de sizin yıllardır sorduğunuz o soru doğru soru değildir. Belki de kaçınılması gereken soru tiplerini kullanıyorsunuz. Belki de sizin öz güven olarak nitelendirdiğiniz duruş ve oturuşunuz karşı tarafa yüksek ego olarak yansıyor.

Şüphesiz ki tecrübelerin içinde “doğru”lar da var ama doğru bilinen yanlışlar da var. İyi bir mülakat eğitimi tüm bunları birbirinden ayırır, taşlar yerli yerine oturur. Size de sonrasında verimli mülakatlar yapmak kalır. Deneyin ve görün.

Mutsuz olan sadece biz değiliz, dünya da mutsuz. İnsanlar uzmanların kapılarını daha fazla çalar oldu “Mutsuzum” diye. 


Dünya da Mutsuz


Bu sadece bir gözlem veya kendi deneyimlerimden bir çıkarım değil. Somut bir araştırmanın sonucu.

Mutsuz olan sadece biz değiliz, dünya da mutsuz. İnsanlar uzmanların kapılarını daha fazla çalar oldu “Mutsuzum” diye. Şöyle bir girip bakın kitap sitelerine, mutluluk temalı kitap sayısı şaşırtıcı.

Mutluluk saplantısı ile yaşamak, 7/24 mutluluk kovalayanlar grubundan olmak doğru değil kabul. Ancak insanın yaptığı işi sevmesi, kendisini iyi hissetmesi lazım. Çünkü insan kendini iyi hissederse daha üretken olur ve daha iyi sonuçlara ulaşır.

Yazılı basından öğrendiğimize göre 2019 yılındaki Dünya Ekonomik Forumu’nda “Yalnızlık ve Mutsuzluk” önemli gündem maddeleri arasında yer aldı. Uluslararası araştırma şirketi Gallup tarafından hazırlanan rapor, Dünya genelinde mutsuz çalışan oranının %87 olduğunu gösteriyor. Aynı rapora göre Türkiye’deki çalışanların %85’i mutsuz.

Mutsuzluk sadece iş yerleriyle sınırlı değil. Gallup’un “Küresel Memnuniyet Araştırması 2019’a göre, Türkiye "Mutluluk Endeksi" listesinde 143 ülke arasından 50 puanla sondan dördüncü sırada yer aldı.

Mutsuzluğun Maliyeti

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2019 yılında yayınladığı raporda ise mutlu insanların oranı bir önceki yıla göre %6 düşerek %53’e geriledi. Mutsuzluğun Türkiye ekonomisine yıllık maliyeti ise 60 milyar TL’yi geçmiş durumda.

Önümüzdeki yıllarda yüzümüzü gülümseten oranlar görmek umuduyla..
Çalışanı uzun saatler iş yerinde tutmak yerine, işte bulunduğu süredeki verimine odaklanılsa nasıl olur? Belirli sürelerde işin başında bulunulması esası yerine, performansa odaklanılsa nasıl olur? 


Suistimal mi eder, Kıymet mi Bilir? 

Çalışan bu durumu nasıl değerlendirir; suistimal mi eder, kıymetini mi bilir?

Ben kıymetini bileceği düşüncesindeyim. Çünkü bu vesile ile çalışana “sen değerlisin, seni önemsiyorum” mesajı verilir. Bu konuda çok da çarpıcı bir örnek verebilirim. Japonya gibi çalışma saatlerinin dünya genelinden bir hayli uzun olduğu bir ülkede Microsoft çalışma saatlerini kısaltarak verimi artırdı. Detaylarını Microsoft’un Cesur Adımı başlığı ile yazmıştım. Amaçsız koşu haline gelmiş bir çalışma temposundansa, çalışanların daha kısa sürede ama daha verimli çalıştığı bir tempo fark yaratmaz mı sizce de?

Tabii hemen eklemek gerekir; üç kişinin yapacağı işin başına bir kişinin konulduğu durumlar için işlemez.

Finlandiya Sistemi 


Eğitim sistemiyle de ülkemizde çokça bahsi geçen Finlandiya, bu kez mesai saatlerinin kısaltılması haberiyle karşımıza çıkıyor. Finlandiya başbakanın görüşünü 7 Ocak 2020 tarihli Hürriyet gazetesi haber yapmış. Haftalık mesai saatlerinin kısalmasıyla ilgili haber şöyle diyor:

Finlandiya’nın yeni başbakanı Sanna Marin, ilk icraat olarak haftada 4 gün 6 saatlik mesailerden oluşan bir çalışma sistemine geçmek istediklerini duyurdu. Marin: “İnsanların ailelerine, sevdiklerine, hobilerine ve kültür gibi yaşamını diğer yönlerine daha fazla vakit ayırmayı hak ettiklerine inanıyorum.”

Ne dersiniz? Bizim ülkemiz için de bir umut olur mu?
İş görüşmesi sırasında karşınızdaki adayın LGBT olduğunu bilirseniz onu işe alır mısınız? 


İş Bulmaları Zor


Elimde bu konuyla ilgili istatistiki bir veri yok. Ama yukarıda sorduğum soruya işverenlerden aldığım cevaplar minvalinde diyebilirim ki, bu adayların ülkemizde iş bulabilmesi pek kolay değil.

Bu soruya “Evet alırım tabii” diyen bir azınlık var. “Hayır, almam” deyip kestirip atan da var. “Ben almak isterim ama, sonra bana hesap sorarlar” diye kendini savunan da var.

İş kanununun ayrımcılık ile ilgili kısmı cinsiyete dayalı ayrım yapılamayacağını açık seçik ortaya koyuyor. Ama biz bu konuyu hep kadın erkek olarak ele alıyoruz.

İster cinsel kimliğini açık bir şekilde ortaya koysun ister koymasın başvuru yapan her bireyin kişi özellikleri minvalinde (yetkinlikler, eğitim, tecrübe vb.) değerlendirilmesi gerekir. Kişilerin cinsiyet eğilimlerinin işe alımda yeri olmaması gerekir. Cinsiyetsiz CV uygulamaları özendirilmeli ve yaygınlaştırılmalı.

Eğitimlerde bu konuyu açtığımda mevzuyu ahlak zeminine taşımak isteyenler oluyor. Katılıyorum “ahlaksızlık” hiçbir şekilde tolere edilmemesi gereken bir konu ve fakat “ahlak” bambaşka bir konu. Bir heteroseksüelin (kadınlara ilgi duyan erkek veya erkeklere ilgi duyan kadın) ahlaksızlığını hiç mi görmedik, duymadık?

Eşitlik İlkesine İhtiyacımız Var

5 Ocak 2020 tarihli Hürriyet gazetesinden öğrendiğimize göre Avcılar Belediyesi bu konuda oldukça cesur bir adım atıp LGBTİ aktivisti Niler Albayrak’ı şoför olarak işe aldı. Avcılar Belediye Başkanı Turan Hançerli’nin: “Eşitlik ilkesine her zaman olduğundan daha çok ihtiyacımız var. Esasen biz bireylerin yöneliminden çok liyakatiyle ilgiliyiz” diye konuştuğunu öğreniyoruz haberden.

Kadın şoför istihdamında ilham kaynağı Adana Belediyesidir. Adana’da belediye otobüs şoförlerinin büyük çoğunluğunun kadın olduğunu biliyoruz.

İlk kez trans kimliğini saklamayan bir kişinin resmi bir kurumda çalışmaya başlaması da önemli bir adım.

Tüm adayların ön yargılardan arındırılmış adil bir değerlendirme sürecinden geçirilerek işe alınması umuduyla…