son yazılar
Japon yemeği suşinin ortaya çıkma hikayesi, hayat yolculuğumuzda yaşadığımız zorlukların, mücadelenin bize nasıl hizmet ettiğini gösteren delil niteliğinde.


Suşinin Tazeliğini Koruma Sorunu


Suşiyi aslında 2. yüzyılda Çinliler keşfetmişti. Fakat zamanla Japonlar tarafından kendi mutfaklarına uyarlandı.

Çinliler çiğ balığı uzun süre depolamak için pirincin fermente özelliğinden yararlandılar. Ancak balığın uzun süreyle depolanması için kullanılan pirincin tüketilmeden atılması gerekiyordu. Japonlar ise bu fikri geliştirerek pirinci balıkla beraber yemeye başladılar. 17. yüzyılda bir aşçı suşiyi hazırlanır hazırlanmaz tüketilebilecek hale getirdi. Fermentasyon işlemini sirkeyle halletmeyi başaran Matsumoto, suşinin son haline gelmesini sağladı.

Suşi kısa zamanda tüm ülke halkını etkisi altına aldı. Bu da taze balığa talebi hızla artırdı. Bir ada devleti olmanın verdiği avantajla balık zaten ziyadesiyle avlanıyordu. Fakat gün geçtikçe artan talep, balıkçıları daha bol balık bulabilecekleri yeni su havzalarına doğru sevk etti. Bu sefer de balıkçılar ne kadar uzağa giderlerse geri dönüşleri o kadar uzun sürüyordu. Denizden balığın çıkmasıyla tabağa konması arasındaki sürecin uzaması, suşinin şöhretli lezzetini aratır oldu ve böylece suşiye olan ilgi bir anda azalıverdi.

Problemin Çözümü

Balıkçılar bu problemi çözebilmek için teknelerine, balıkların içerisinde canlı olarak uzun süre kalabilecekleri su tankları eklettiler. Böylece balıkçıların karaya dönüşleri birkaç gün sürse bile, balıklar su tanklarında hayatlarına devam edeceklerdi. Ancak su tanklarından getirilen balıklardan yapılan taze suşiler de beklenen rağbeti görmedi. Çünkü avlanan balıklar gemiye çıkarıldıklarında, geride bıraktıkları sadece evleri olan okyanus değildi, aynı zamanda yaşama ümit ve arzularıydı. Dolayısıyla su tankına hapsolduklarında hayata dair bağları, mücadele etmek için motivasyonları kalmıyordu.

En sonunda bir Japon balıkçı dahiyane bir fikirle su tankının içine ufak bir köpek balığı saldı. Köpekbalığı konmadan önce tankta amaçsız bir şekilde atıl kalmayı tercih ederlerken, yeni durum balıkların hayatta kalma güdülerini harekete geçirdi. Su tankında geçen yolculuk sırasında balıkların bir çoğu verdikleri mücadeleyle hayatta kalmayı başarırken tazeliklerini de koruyarak suşi ustalarının ellerine ulaştılar.

Kömür ile elmasın hikayesinde de anlatıldığı gibi çekilen sıkıntı aslında daha iyi olmamıza açılan bir kapı. ‘Sıkıntı, acı, bela’ dediklerimiz gerçekten de öyle mi? Çoğu zaman bizim gerçeğimiz ve asıl gerçekler birbirinden çok farklı. Hissettiğimiz acı miktarı ise tamamıyla bizim olaylara yaklaşımımızla ilgili. Bizi de hayat yolculuğumuzda diri tutan ufak köpek balıkları olmazsa, bir su tankının içine hapsolmuş balıklar misali yaşayan ölüler olmamız hiç uzak bir ihtimal değil.

Not: Alıntı, kaynak kitaptaki ‘Ebabil Kuşunun Hikayesi, Mücadele’ başlığı değiştirilerek, alt başlıklar ve bazı cümleler ilave edilerek, kimi ifadeler kısaltılarak özet şeklinde yapılmıştır.

Kaynak: Güç, H.K. (2021). Yolda Bir Kuşa Rastladım. İstanbul: tutikitap.

Birey, Çift ve Aile Terapisti Yıldız Hacıevliyagil Cüceloğlu ile 25 yıl sonra elde ettiği kariyeri üzeri yapılan röportajın devamı.

Ne istemediğinizi biliyordunuz ne istediğinizle ilgili nasıl netlik sağladınız?

Zaten ne istemediğini bilmek daha kolay. Eğer içinde “adı konmuş” bir aşk yoksa, ne istediğine karar vermek zor. İçimdeki “faydalı olma” isteğinin adını koymak ve nasılını belirlemek için derin bir nefes aldım ve 45 yaşında Mevlana’nın dediği gibi “sen yola çık, yol sana görünür” diyerek, işimden istifa ettim.

Elimde “nasıl” ile ilgili baya veri vardı aslında. Bunları bir araya toplayıp, bir meslek olarak adını koymam ve gereğini yapmam gerekiyordu. İnsanların ve ailelerin yaşamında yeni bir farkındalığa ya da olumlu değişim sürecine katkı sağlamak istiyordum. Ve özellikle iki konu içimi yakıyordu, gençlikte yapılan iki büyük seçim; eş ve iş seçimi. Bu konuda gençlerin farkındalığı artsın istiyordum. Çok sevgili eşim Doğan Cüceloğlu ile sohbetlerimiz saatlerce sürüyordu ve onun kitaplarının yazılış sürecinde onun yanında olmaktan büyük keyif alıyordum.

Bu mesleği seçmenizde rahmetli eşiniz Doğan Cüceloğlu’nun da etkisi var mı? Yani bir parça ondan da etkilenmiş olabilir misiniz?

Ondan bir parça değil, çok etkilenmişimdir. Ama onu sadece “psikolog” olarak görmüyorum ben. O bilge bir insandı, hayata filozofça bakıyordu, gözlemciydi, sevgi doluydu. Bilgisini, varoluşuyla ve niyetinin saflığıyla harmanlamış, yargılamadan ve hiç kimseyi ötekileştirmeden kendini hizmete adamıştı. O benim kahramanımdı. Ve insan kahramanından etkilenir tabi ki.

Ama “nasıl” ın cevabı için harekete geçmemde ABD’de yaşayan kız kardeşimle yaptığımız bir telefon konuşması çok etkili oldu. Ondan, kariyer danışmanlığı üzerine tamamladığım sertifika programının devamı niteliğinde bir eğitimin ABD’de yaşadığı şehirde olup olmadığını araştırmasını istedim. Özetle “Hayır araştırmayacağım abla, yıllardır psikoloji okumak istiyorsun. Gir, oku şunu artık!” dedi. “Gerçekten mi? Bu yaştan sonra mı?” dedim ama ertesi sabah üniversite sınavına çalışmaya başlamıştım bile.

O gün başlayan ders çalışma sürecim, Bilgi Üniversitesi’nde Psikoloji lisansımı ve devamında Özyeğin Üniversitesi’nde Çift-Aile Terapisi alanında yüksek lisansımı tamamlayana kadar ve kimi zaman gece yarılarına kadar sürdü. Zira Psikoloji lisansımın birinci yılında eş zamanlı olarak Galatasaray Üniversitesi’ndeki Felsefe Yüksek Lisans tezimi, ikinci yılında da “İşim ve Ben” isimli kitabımı yazdım.

Yanlış umut tuzağı girdabına düşmeden, yürünecek yolun farkında olmak ve çaba sarf etmek ne kadar değerli. Çünkü bazen istekler hayal olarak kalıyor. “Ne kadar istiyoruz ve isteğimizi gerçekleştirmek için bedelini ödemeye hazır mıyız?” sorusuna verdiğimiz cevap önemli, değil mi?

Tabii. Ödüller kadar bedellerin de farkında olmak önemli. Vazgeçebilme cesareti, risk alabilmek. Ve bunların yanında hayallerinin gerçek olması için doğru zamanı belirlemek üzere kalbin kadar, aklının da sesini duyabilmek. O sırada sabredebilmek, sonrasında azim ve gayret göstermek. Bu değişim sürecinde yaşam ekibinizde niyetinden ve sevgisinden şüphe etmediğiniz, gönlüne ve aklına güvendiğiniz insanlar olması ve onların geri bildirimlerine açık olmak. Hepsi önemli bence.

Tüm bu süreçte sevgili eşim Doğan ve kızım Umay’ın “seninle gurur duyuyoruz!” demelerinin, demekle kalmayıp öyle hissettirmelerinin ve verdikleri desteğin katkısını ölçemem bile. Değişim kolay değil ve ekip işi aslında.

Etrafınız, yakın çevreniz kariyer değişikliği kararınıza ne dedi? Herkes sizi destekledi mi? ‘Ne gereği var şimdi yeni bir başlangıca. Bak hazırda işin de var’ benzeri yorumlarda bulunanlar olmadı mı?

Sınava gireceğimi ve psikoloji okumak istediğimi söylediğimde sevgili eşim özel olarak büyük bir tezahürat yapmadı. Sakin karşıladı ve “hayırlı olsun,” dedi. Fakat lisansa başladıktan sonra ve yüksek lisans boyunca eşim de kızım Umay da beni inanılmaz desteklediler. Hatta birlikte hayaller kurmaya başladık; hayalimiz birlikte kurduğumuz 'İnsan İnsana’da gençlerle iş ve eş seçimi üzerine grup çalışmaları ve eşimle sosyal medyada canlı yayınlar yapmaktı. Çok acıdır ki bu hayali onunla birlikte gerçekleştirmek kısmet olmadı. Hayal artık Umay’la bana ve ekibe emanet.

Fakat kimseye bir zararım olmadığı halde, hiç anlayamadığım ve beklemediğim şekilde çevreden çeşitli eleştiriler aldığım da oldu.

Bu eleştiriler karşısında ne yaptınız?

Önceleri çok moralim bozuluyordu, sonra kendi tanıklığımı önemsemeye ve inandığım yolda ilerlemeye karar verip, olumsuz yorumları duymazdan gelmeye başardım.

Hukuk okumuş olmanızın şu andaki işinize katkısı oluyor mu?

Hem de nasıl. Hukuk okumuş ve iş hayatında yıllarca bulunmuş olmamın, iş hayatının dinamiklerini biliyor olmanın insan olarak bana katkısı büyük, bunun işime de yansıdığını düşünüyorum. Felsefe tezimden yola çıkarak yazdığım ve 2017 yılında basılan “İşim ve Ben” kitabımın yazım aşamasında, geçen yıllarıma çok göz yaşı dökmüştüm. Şimdi ise onların hepsinin beni şu ana hazırladığına ve boşa geçmediğine inanıyorum. “İyi ki”, diyorum.

Hali hazırda yaptığı işten memnun olmayanlara, kariyer değişikliği yapmak isteyip cesaret edemeyenlere ne önerirsiniz?

Tavsiye vermeyi pek sevmiyorum. Herkesin varoluşu ve içinde bulunduğu bağlam öyle farklı ki. İşinden memnun olmadığında kimi zaman dişini sıkmak ve bir süre sabır gösterip, idare etmek gerekir. Kimi zaman hemen özgeçmişi güncelleyip, yeni bir iş arayışına başlamak ya da kendi işini kurmak. Duruma göre ben kariyerimde bunların hepsini yaptım. Önemli olan koşulları sağlıklı bir biçimde değerlendirmek.

Onun için böyle dertleri olanlar öncelikle kendilerini tanımaya çalışsınlar, “ben kimim?” sorusuna cevap verebilir duruma gelsinler. Bu bağlamda kırmızı çizgilerinin farkında olsunlar. Benim kırmızı çizgim değerlerime uymayan bir ortamda çalışmamaktır mesela. Bir de aklına ve gönlüne güvendikleri mentörlerle (ki bunların profesyonel olması gerekmez, yakın dostlar da olabilir) içinde bulundukları durumu değerlendirsinler. Hangi seçeneğin uzun vadede daha doğru olacağına bu değerlendirmeden sonra karar versinler.

Kariyer değişikliği ise iş değişikliğinden çok farklı. Şahsen P. Coelho’nun Simyacı’ da yer alan öyküsündeki ana fikri kendime ilke edindim “Kaşıktaki yağı dökmeden, dünyanın güzelliklerini görmek”. Kaşıktaki yağ, yani yaşamdaki önceliklerim ne, o önceliklere bir zarar vermeden dünyanın güzelliklerini nasıl görebilirim, diye baktım ben. Siz de sizi yansıtan temel cümle üzerinde düşünün. Ve canım Doğan’ın söylediği gibi; “Yaşam bir ekip işidir ve ekibin kadar güçlüsün.” Onun için yaşamın önemli seçimlerini iyice olgunlaşmadan yapmayın; başta eşiniz olmak üzere yaşam ekibinizi kendinizi iyice tanıdıktan sonra seçin. Böylece hayatta her alanda savaşmak zorunda kalmazsınız.

Zaman ayırdığınız ve içten cevaplarınız için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim bu güzel sorular ve sohbet için.
Anlattıklarını sizinle paylaşmak için sabırsızlandığım çok özel bir konuğum var: Birey, Çift ve Aile Terapisti Yıldız Hacıevliyagil Cüceloğlu. Sıra dışı bir kariyer hikayesi; yürekten istenen bir mesleğin yıllar sonra inanılamayacak boyutta azimle gerçeğe dönüşmesi. İnsanın kaç yaşında olursa olsun, kaç yıl çalışmış olursa olsun, isterse ve bedelini öderse başarabileceğinin canlı kanıtı Yıldız Hanım. Hukuk okuyup 25 yıl avukat olarak çalışıyor. En son Hukuk Direktörü unvanına sahipken ‘Mesleğim içimde istediğim coşkuyu uyandırmıyor’ diyerek 25 yılı eliyle bir kenara koyup, bir daha üniversite sınavına girerek arzuladığı Psikoloji bölümünü kazanıp okuyor. Yaptığı işi sevmeyenler, mesleğinde mutlu olmayanlar, kafalarının içinde farklı kariyer planları olup cesaret edemeyenler, ‘Bu yaştan sonra mümkün değil’ ‘Bunca yıldan sonra nasıl alan değiştiririm’ kaygı ve korkuları taşıyanlar kaçırmamalı bu röportajı. Yaptıkları sadece kariyer değişikliği düşünenler için değil, herkes için örnek. Rahmetli eşi Doğan Cüceloğlu’nun tarifindeki gibi ‘gözlerinin içi gülen’ Yıldız Hanım, yeni tanışıyor olmamıza rağmen içten yaklaşımıyla, dürüst cevaplarıyla, anlattıklarıyla, beni yüreğimden yakaladı. Sizi de yakalayacağına inanıyorum. Haydi başlayın okumaya.


Merhaba Yıldız Hanım. Hoş geldiniz.

Merhabalar, hoş buldum. Davetiniz için teşekkür ederim.

Katılımınıza çok memnun oldum. Hukuk Fakültesi gibi oldukça zor bir bölümü okuyup bitirdiniz ve bu alanda tam 25 yıl çalıştıktan sonra size uymadığına, bu mesleği yapmak istemediğinize nasıl karar verdiniz?

Hukuk Fakültesi çocukluğumdan itibaren en çok okumak istediğim bölümdü. İlkokulda televizyonda bir dizi izlemiş ve o dizinin kahramanına öykünmüştüm. Lisede psikoloji de ilgimi çekti ama haksızlıklara karşı mücadele eden bir avukat olarak insanlara fayda sağlama hayalimden vaz geçecek kadar değil. İlk tercihim olan 9 Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanınca dünyalar benim olmuştu.

Ama 80’li yıllardan bahsediyoruz. Şimdiki gibi meslek seçme konusunda farkındalık gelişmemişti. Hukuk okumak istediğimi söylediğim hiç kimse “varsayımlarla hareket etme, git ve yerinde gözlem yap, birkaç avukatla konuş, yaşamları hakkında bilgi edin, bakalım ortam sana göre mi?” dememişti. Hoş dese de dinlemezdim muhtemelen, sabit fikir haline gelmiş bir istekti benimkisi. Fakültede okurken hukuk içerik olarak beklentimi karşıladı; ilginç, önemli ve derya gibi bir alandı ve ben öğrenmek için çok hevesliydim.

Ancak, fakülteyi bitirip avukatlık stajına başlayınca hayretler içinde kaldım. Adliye ortamı da hukuk büroları da hayal ettiğimden çok farklıydı ve bana hiç uygun değildi. Bunu bu netlikte kavrayamamıştım tabi başlarda. Tecrübesizliğimden mi böyle hissediyorum, diye anlamaya çalıştım uzun zaman. Böyle hissetmemde tecrübesizliğimin de payı vardı tabi ama asıl sebep o değildi.

Bunu bir zaman sonra kavradım ama yaşamda kendi ayağımın üstünde durmak istiyordum, sorumluluklarım vardı ve dava avukatlığını kendime uygun bulmasam da hukuku seviyordum.

Böylece, ilk aşamada yalnızca adliye avukatlığı yapmak istemediğime karar verdim. Ama karar vermek yetmedi tabi. Sonraki aşamada “mesleğimi hukukçu olarak çalışıp, adliyede avukatlık yapmayacağım bir şekle nasıl evirebilirim?” sorusuna cevap aradım. Buldum da şirket avukatı olarak çalışacaktım. Artık haksızlıklara karşı mücadele ile fayda sağlama amacından çok, boşanmış bir anne olarak ayakta kalma, çocuğuma iyi bir gelecek sağlama ve toplumda kendime saygın bir yer edinme amacım öncelikliydi. Yine de “insanların potansiyellerini gerçekleştirmelerine, daha anlamlı ve doyumlu bir hayat yaşamalarına katkı sunarak faydalı olmalıyım” diyen iç sesimin etkisiyle birkaç alan dışı denemem oldu ama önceliklerim -içimde başka başka şeylerin filizlenmesine izin versem de-, toplamda 25 yıldan fazla hukukçu olarak çalışmamı gerektirdi.

Yaşınız da ilerlemişken 30’dan sonra sil baştan kariyer yapmak sizi korkutmadı mı?

Korkutmak terimi çok az kalır. Ödümü patlattı. Otuzda kariyer değişikliğini düşünmeye başlamıştım, gerçekleştirmek 45’leri buldu. Ama beni durduran, söylediğim gibi, bu korku değildi.

‘Bu kadar okudum, bunca yıldır da çalışıyorum. Şimdi yazık olmasın elimdeki mesleğe’ gibi bir düşünce olmadı mı hiç zihninizde?

Dediğim gibi bana daha uygun bir iş arayışı içinde olduğumdan hukuk alanı içinde kalıp, farklı bir yola sapmıştım zaten. Ve sonrasında o yolda da ilerleyip, toplamda 25 yılda bir kariyer inşa etmiştim. Kaybedecek bir şeyiniz yoksa vaz geçmek kolay. İçimdeki anlam arayışı beni zorlasa da sorumluluklarımla birlikte, saygın bir yerim, ona göre kazancım, çevremde birlikte çalışmaktan zevk aldığım iş arkadaşlarım, büyük projelerin parçası olma şansım ve verdiğim pek çok emek vardı. “Yazık olmasın” diyeceğim çok şey…

Ama anlam arayan iç sesim bana rahat vermiyordu. Böylece, “ya bunu gerçekleştiremeden bu dünyadan göçüp gidersem” korkusu en büyük korkularımdan biri halini aldı. Yıllar boyu mesleki olarak elimden gelenin en iyisini yapmaya çaba gösterdim evet ama, mesleğim içimde bir türlü istediğim coşkuyu uyandırmadı. Bu durum beni bir yandan çalışmaya devam ederken, bir yandan da gönüllü faaliyetlere yöneltti.

Ne tür gönüllü faaliyetlerde bulundunuz?

Üç arkadaşımla birlikte Aile Bakanlığı’na bağlı bir çocuk yuvasında devlet koruması altındaki 4-7 yaş arasındaki çocuklarla 2 yıl boyunca haftada bir akşam oyun oynadık. Bir başka yıl, aynı yuvada 14-16 yaş aralığındaki çocuklarla haftada bir kitap okuma ve üzerine sohbet faaliyeti gerçekleştirdik.

Birleşmiş Milletler himayesinde düzenlenen “Nar Taneleri” projesi çerçevesinde devlet koruması altındaki bir genç kıza iş yaşamına başlama sürecinde 1,5 yıl süreyle mentörlük yaptım.

Bahçeşehir Üniversitesi bünyesindeki kariyer merkezinde üniversite öğrencilerine 1,5 yıl gönüllü kariyer danışmanlığı yaptım.


Devamı yarın..

Evvel zaman içinde günlerden bir gün. ‘Masal’ yolda yürürken ‘Hakikat’e rast gelmiş.

Masal’ın üzerinde kat kat, renk renk süslü giysiler varmış. Bin bir koku sürünmüş. Her tarafına türlü parlak mücevherler, tüyler, takılar takmış, takıştırmış. Bu da yetmezmiş gibi giysilerinin uçlarından ziller, çıngıraklar sallanmaktaymış ki hali görülmeye değermiş. Her bir adım atışta şıngırtılı, cezbeli bir müzik eşlik ediyormuş yürüyüşüne adeta.

Buna karşın Hakikat’in hali pek acıklı görünmekteymiş. Üstünde başında eskilikten rengi solmuş yamalı giysiler, ipince ve bakımsız, yalnız başına yürüyormuş Hakikat.

Masal her zamanki güler yüzüyle selam vermiş Hakikat’e ve dayanamayıp sormuş:

-“Bu ne haldir dostum, sen ki koca Hakikat’sin, neden böyle perişan ve yalnız gezmektesin?”

Hakikat de Masal’ı selamlamış ve cevap vermiş:

-“Ne yapacağım ki?” İnsanlar benden kaçmadalar, hangi evin kapısını çalsam kapılar yüzüme kapanıyor, kimse beni görmek istemiyor, baktım kendimi sevdiremiyorum, böyle avare dolaşıyorum uzun zamandır, herkesten uzak.”

-“Olur mu hiç öyle şey!” demiş Masal, “Sensiz kayıptadır insanlar!” Ve üstündeki giysilerin, süslerin, seslerin bir kısmını çıkarıp Hakikat’e hediye etmiş. “Bak gör, bu yeni imajınla herkes seni nasıl sevecek, kapılar açılacak artık sana, anlaşılmama derdin kalmayacak bundan sonra” demiş ardından da.

Gerçekten de Masal’ın giysilerine bürünen Hakikat böylece insanlarla daha kolay arkadaşlık kurar olmuş ve o günden sonradır ki aramızda kabul görmeye başlamış…

Gökten üç elma düşmüş, birini Havva yemiş, birini Adem yemiş, birini de ‘ben’ yedim!

Elma yerine nefs deseydim…

Yer miydiniz?

Yazan: Musa Dede, Gölgenin Hakikati, sayfa 25



Usta çırağına sordu: “Yaşamda hissettiğimiz acıların miktarı neye bağlı biliyor musun?"


Şikayetçi Çırak


Vaktiyle yaşlı bir Hintli usta, ustanın da bir çırağı varmış. Çırak iyi olmasına iyiymiş ama ustasını bıktıran bir alışkanlığı varmış; çok şikayetçiymiş. Yaşlı usta, çırağının sürekli mutsuz olmasından ve her şeyden şikayetçi olmasından usanmış. Bu konuda çırağına bir ders vermeye karar vermiş.

Ustanın Verdiği Ders

Bir gün çırağına “Tuzumuz bitti, haydi çarşıya git de tuz al” demiş. Çırak tuzu alıp gelmiş. “Şimdi o aldığın tuzdan bir avuç al ve bir bardak suya at, karıştır ve iç” demiş. Ustasının bu tuhaf isteğine bir anlam veremeyen çırak, yine de denileni yapmış ve bir su bardağı suyun içine attığı bir avuç tuzu karıştırmış içmeye başlamış. Tabii içer içmez de ağzındakileri tükürmeye başlamış.

“Tadı nasıl” diye sormuş yaşlı usta. “Bir de soruyorsun. Nasıl olacak; acı!” diye veryansın etmiş çırak.

Usta gülümseyerek çırağını dışarı çıkarmış ve yavaşça az ilerideki gölün kıyısına götürmüş. “Haydi bakalım, şimdi de bir avuç tuzu göle at ve göldeki suyu iç” demiş.

Çırak söyleneni itirazsız yapmış ve eğilerek suyu içmiş. Ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken usta yine aynı soruyu sormuş: “Tadı nasıl?” “Ferahlatıcı” diye yanıtlamış genç çırak bu kez.

“Ağzına tuzun tadı geldi mi?” diye soran yaşlı adamı, “Hayır” diye yanıtlamış çırağı.

Bunun üzerine yaşlı usta, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturup şöyle demiş: “Bak evlat ‘Tuz mu, su mu hangisi kazanır’ sorusunun cevabı kaba bağlıdır. Kap küçükse tuz kazanır, genişse su. İşte yaşamdaki acılar da tuz gibidir; aslında ne azdır ne de çok. Yani acının miktarı hep aynıdır. Ancak bu acının acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Acın olduğunda yapman gereken tek şey, kabını yani gönlünü, duygularını geniş tutmaktır.

İşte bu yüzden sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış. Şimdi sor bakalım kendine bunu yapmayı ne kadar istiyorsun?”


Not: Hikaye anonimdir.
Zorla halletmeye çalıştığımız olaylar başka şekilde çözülebilir mi? Farklı bir yol bulunabilir mi? 


Zorbalıktan gayrısı işe yaramaz mı? Tek yol güç ile mi halletmek? Başka bir yöntem işe yarayabilir mi? Hangi açıdan bakıyoruz ve daha da önemlisi hangi açıdan baktığımızın farkında mıyız?

Hadi o zaman rüzgarın güneşle güç yarışına girdiği anonim bir hikaye ile devam edelim. Hangisi kazanır görelim.

Güneş ve Rüzgar

Rivayet bu ya, bir vakit rüzgâr güneşe “ben senden daha güçlüyüm” iddiasında bulunmuş. Güneş bunu kabul etmeyince aralarında “hangimiz daha güçlüyüz” tartışması başlamış. Rüzgar daha güçlü olduğu ve gücü sayesinde istediğini elde edebileceği konusunda diretiyormuş. E tabii güneş de kabul etmiyormuş bu durumu.

Gücünü göstermekte ısrarcı olan rüzgar "Sana benim daha güçlü olduğumu kanıtlayacağım” demiş ve bir öneride bulunmuş: "Şuradaki yaşlı adamı görüyor musun? Hani şu üstünde palto olan. Bahse girerim o paltoyu adamın üstünden senden çok daha çabuk çıkartabilirim."

Güç mü Kazanacak?

Bu denemeye razı olan güneş bir bulutun arkasına gizlenmiş ve olacakları izlemeye koyulmuş. Birazdan rüzgâr kuvvetlice esmeye başlamış. Adamın paltosunu çıkarmadığını görünce bu sefer daha da kuvvetli esmeye başlamış. Bir fırtına gücüyle esiyormuş. Ancak rüzgâr şiddetini ne kadar artırırsa yaşlı adam da paltosuna o kadar sarılıyormuş. Sonunda rüzgâr pes etmiş.

Bunun üzerine güneş bulutun arkasından çıkarak yaşlı adama sıcacık gülümsemiş. Bu sıcaklığı gören yaşlı adam yüzünde bir hoşnutluk ifadesiyle paltosunu çıkarmış.

İddiayı kazanan güneş rüzgâra: "Dostluk ve nezaket her zaman zorbalıktan daha güçlüdür" demiş. 









Vaktin birinde bir derviş hocasına “Ayna olmak” kavramını tam olarak anlayamadığını söyler ve açıklamasını ister. Dervişin bu talebi karşısında hocası “Yarın sabah gün ağarmadan göl başına gel” der.

Ertesi sabah gün ağarmadan yola düşer derviş. Bir yandan da bu kadar erken saatte hocasının ne anlatacağını merak eder. Göl başında kendisini bekleyen hoca:

-   Evladım, senin iki göz bebeğinden birinde leke var. Hangisi olduğunu biliyor musun? 

-   Hocam ben çok küçük yaştan beri yanınızda tekkedeyim. Benim bildiğim tekkede hiçbir yerde ayna yok. Bu yüzde uzunca bir süredir göz bebeklerime bakamadım.

-   Şimdi gözlerini kapat ve hangi göz bebeğinde leke olduğunu söyle bana. Lakin doğruysa söyle. Eğer bilmiyorsan “bilmiyorum” de.

Daha sonra hoca cebinden çıkardığı küçük bir aynayı dervişin suratına tutar. Gözleri kapalı olan derviş lekeyi hissetmeye çalışır ama nafile.

-  Bilemiyorum

Birinci Ders: Bu dünyada kimse görmek istemeyenden daha kör değildir. Eğer biri görmek istemiyorsa ve gözlerini hakikate sıkı sıkı kapatmışsa ona ayna tutmak hiçbir işe yaramaz.

Hoca dervişe gözlerini açmasını ve başını yavaşça eğerek bir çamur birikintisine bakmasını ister. Derviş gözlerini açıp dikkatle çamur birikintisine bakar ama göz bebeklerini göremez.

İkinci Ders: Kendi temizlenmemiş kimse sana ayna olamaz. Etrafındaki insanların samimi bir gönül yolcusu olduklarından emin ol.

Derviş hocasını dikkatle dinlemektedir. Gölden bir kap temiz su alan hoca suyu dervişin önüne koyar. Derviş tam eğilip göz bebeklerine bakacakken hoca hırkasını dervişin başına örter. Derviş:

-  Hocam bütün güneşi kapattınız. Karanlıkta hiçbir şey göremiyorum.

Üçüncü Ders: Aşk olsun evlat, tabii göremezsin. Zihnin karanlığı kalbin aydınlığına gölge düşürürse netlik olmaz, ayna işlevini yitirir. Birine ayna tutmak için kalbini sevgiye açtığından emin olmalısın.

Nihayet hoca hırkayı kaldırır ve derviş göz bebeklerini görür. Lakin göz bebeklerinde leke yoktur.

-   Hocam ben hala lekeyi göremiyorum

-   Aslında göz bebeklerinden birinde leke yok evladım. İnsan zihinle baktığında kusur gönülle baktığında aşk görür. Kendimizle ilgili takıldığımız kusurların çoğu sahte aynaların bize gösterdiği yanılsamalardır. Bizim gerçeğimiz ve asıl gerçekler farklı olabilir. Bir ustanın çırağa karşı en büyük sorumluluğu çırağın kalbinde yatan bir usta olduğunu ona anımsatmaktır. Her insanın kalbinde hakikat gizlenmiştir. Bizim görevimiz o hakikate ayna olmaktan başka bir şey değildir.

Anonim bir sufi hikayesidir. 

 

Ben başaramamışsam sen de başaramazsın. 

Hatta başarmamalısın. Hiç uğraşma.



Sen de Yapamazsın

Nilay yeni başladığı işindeki bölüm arkadaşından duydu bu cümleyi. Şirketin kıdemli çalışanlarından biri olan iş arkadaşı, hevesle başladığı işinde bir kaç cümleyle tarumar etmişti motivasyonunu; “Yükseleceğim diye boşuna heveslenme. Bak ben kaç yıldır aynı pozisyonda çalışıyorum, hiçbir şey olduğu yok. Neticede mutsuz çalışıyoruz. Ben yapamadım, sen zaten yapamazsın.” Bu son cümle adeta beynine kazındı Nilay'ın; “Ben yapamadım, sen zaten yapamazsın.”

Nilay bu duruma maruz kalan pek çok çalışandan sadece bir tanesi.

“Ben yapamıyorsam sen de yapamazsın” “Ben başaramamışsam sen de başaramazsın” “Hiç uğraşma” "Deneme bile." Mesela;

  • Bu şirkette kariyer yapmak imkansız (çünkü ben yapamadım)
  • Yöneticiyle konuşmak mümkün değil (çünkü ben konuşmayı beceremedim)
  • Asla maaşına zam yapmazlar (çünkü benimkine yapmadılar)
  • Bakın, yanlış düşünüyorsunuz; (çünkü benim düşündüğüm gibi düşünmelisin) 
  • İş arkadaşlarınla sorunlarını konuşarak çözemezsin, hiç uğraşma (çünkü ben böyle çözemedim)
  • Müşteriyle uzlaşman olanaksız. Boş ver (çünkü ben uzlaşamadım)
  • Onunla iletişim kuramazsın. Ne gerek var çaba sarf etmene? (çünkü ben yapamadım) 
  • Ben de senin gibi idealisttim; kendi yarattığım ben vardı. Saçmaladığımı şimdi görebiliyorum. (Sen de saçmalama)

Yengeç Sepeti

Gel de “yengeç sepeti sendromu”ndan bahsetme:

“Kumsalda yürüyüş yapan bir adam avlanan bir balıkçının sepetinde bir sürü yengeç görür. Ama sepetin kapağı açıktır. Adam balıkçıya yaklaşır ve sorar: “Yengeçler kaçacak, neden sepetin için kapak kullanmıyorsun? Balıkçı rahat bir şekilde cevap verir: “Şu durumda kaçmaları imkansız, çünkü sepetin içinde bir çok yengeç var. Biri kaçmaya çalışsa diğerleri onu aşağı çekecektir. Ancak sepetin içinde tek bir yengeç olsaydı, o zaman haklı olurdun. Yengeç rahatça kaçabileceği için kapak kullanmam gerekirdi.”

Filipinliler arasında popüler olduğu söylenen bu kavram ne yazık ki kurumsal hayatta sık sık kendini gösteriyor. Haset ve kinle bezenmiş rekabetçi duygularla etrafındakileri aşağı çekmeye çalışanlar hiç de az değil. Merhamet ve empati yoksunu bu kişilerin kurbanı olmamak için birlikte vakit geçirdiğiniz kişilere dikkat edin.

 

Sürekli ve yoğun hissedilen korku ve kaygının insana zararı büyük.


Korona virüsü, belirsizlik ve kaygı adeta kol kola geziyor etrafımızda. Bir çok insandan aynı şeyleri duyuyorum: “Bundan sonra ne olacak?” “Ne zaman bitecek?” Pek çok kişi geleceğe dair netlik arayışı içerisinde. Bilim kurulunun bile salgının bitişi ile ilgili net zaman veremediği şu ortamda bu sorular sadece kaygılarımızı perçinleyip bizi çıkmaz sokağa götürür.

Siz Ne Yapabilirsiniz? 

Şu anda şikayet ve endişeyi kontrol altında tutup nasıl bir fayda yaratacağımıza odaklanmalıyız. Bu dönemde paniğe kapılmadan harika işler çıkaran, evlerinde neredeyse mucizeler yaratan insanlara selam olsun. Bakın neler yapıyorlar:


  • Maddi durumu müsait olanlar derneklere, vakıflara ve uzanabildikleri ihtiyaç sahiplerine maddi destek oluyorlar.
  • Evlerde maske üretiyorlar 
  • Evlerde yemek yapıp etraflarındaki ihtiyaç sahibi konu komşuya veriyorlar 
  • Çevrelerindeki 65 yaş üstü kişilerin alışverişlerini yapıyorlar 
  • Aslı astarı olmayan olumsuz içerikli WhatsApp mesajlarını yaymıyorlar 
  • Koçlar sağlık sektörü çalışanlarına ücretsiz çevrim içi koçluk ve danışmanlık hizmeti veriyorlar 
“Faydasız bir hayat erken ölümdür” diyen Goethe’ye tüm kalbimle katılıyorum. Yapabileceklerinizin sınırlarını sizin yetkinlikleriniz, niyetiniz ve yardım çabanız belirler. Yaşasın iyilik ve dayanışma.

Abartılmış Korku Zarar Verir

Yaşamı ele geçirircesine abartılı hissedilen korku ve kaygının insana zararı büyük. Buyurun kanıtı da İbni Sina’nın meşhur deneyinden gelsin:

“Aynı yaş ve kilodaki iki kuzu ayrı kafeslere konuluyor. İkisine de aynı bakım yapılıyor, aynı miktar besin veriliyor. Karşı kafese de bir kurt konuyor. Kuzular arasındaki tek fark şu; kuzulardan biri karşı kafeste olan kurdu görüyor, diğeri görmüyor. Aylar sonra kurdu gören kuzunun iyice zayıfladığı ve bitkin düştüğü görülüyor. Kurt kafesinde olmasına, kuzuya hiçbir zarar veremeyecek olmasına rağmen kuzu yaşadığı stres karşısında ölüyor. Kurdu görmeyen kuzu ise huzurlu olduğu için gayet besili bir şekilde yaşıyor.”

O halde gelin bu süreçte hep birlikte çarpıtılmış gerçeklerle uğraşmak yerine hizmet etmeyi, fayda yaratmayı tercih edelim.
- Herkesten destek mi gördünüz yani? "Ben yapamadım sen zaten yapamazsın" diyenler çıkmadı mı? Kimse olumsuz bir şey söylemedi mi? 

Karşı çıkan ilk kişi eşim oldu valla. Haklı olarak dedi ki; “O kadar çok şey deneyip bıraktın ki, ya bunu da yarım bırakırsan.” Çünkü binlerce dolar verip eğitim almanız sertifikasyon almanız gerekiyor. E bunlara da eşim sponsor olacağı için şüpheyle baktı. Üç ay mücadele etti benimle ama baktı ki ben kafaya takmışım vazgeçmeyeceğim, “Tamam o halde, sonsuz arkandayım” dedi. Gerçekten de o günden beri arkamda. Kendisi mentorum aynı zamanda. İş kadını olmayı ondan öğrendim ve öğreniyorum.

- Çevreniz, aileniz nasıl baktı sizin kariyer değişikliğinize? 


Annem muhteşem heyecanlandı ve bu işin tam benlik olduğunu düşündü. Yakın bazı arkadaşlarım destekledi ama bazı arkadaşlarımın “yapamaz” yargısını gözlerinde gördüm.

- Bunu doğrudan yüzünüze söyleyen oldu mu?

Yok yüzüme “Aaa ne güzel” “Hayırlısı olsun” falan diyorlardı ama güvenmediklerini hallerinden anlıyordum.

- Şöhretinizin ve geçmiş kariyerinizin şu andaki işinize katkısı oluyor mu?

Hayır tam tersi “Bu kadın kim ki? Oyuncu ve şarkıcı. Nasıl bize kişisel gelişim konusunda ders verecek” diye sorguladılar. Ünlü olmam avantajım değil dezavantajım oldu. Bazı arkadaşlarım da “Herhalde şarkıcılık ve oyunculukta iş bulamıyor, o yüzden bu işi yapıyor” diyorlardı. Bunların hiçbirine takılmadım, çünkü yapmak istediğim işe karşı o kadar heyecanlıydım ki. Kendimden hiç şüphe etmedim. Kendime çok güvendim ve bu güvenle kendimle çok çalıştım. 3,5 yıl önceki Hale’yle bugünkü Hale aynı değil. 3,5 yıl önce konuşmacı olabileceğimi bilmiyorken bugün çok büyük firmalara konuşmacı olarak gidiyorum. Çok etkili kurumsal gelişim eğitimleri veriyorum. 3,5 yıl önce beni yargılayanlar şimdi ağzı açık beni izliyor.

- Şu anda “Mesleğiniz nedir?” sorusuna ne cevap veriyorsunuz?

Konuşmacı, yazar, eğitmen. Ama hepsinin birleştiği sürpriz bir proje yolda. Tek kişilik şahane bir oyun geliyor. Bu oyunu halkla da buluşturmak istiyorum.

- Bir de kitabınız var değil mi?

Evet “Mutluluk Virüsü” isimli bir kitabım var. Kitabımın her bölümünün sonunda bir QR kodu var, onu okuttuğunuzda benim videom geliyor. Yani kitabı aldığınızda sadece benim hayat hikayemi okumuyorsunuz aynı zamanda kişisel gelişim eğitimi de alabiliyorsunuz.

Duygusal dayanıklılık ve çeviklik eğitimi veriyorum adı 4K: Kara Kutu Kayıtlarını Keşfet. Türkiye’nin en büyük en prestijli kurumsal akademilerinde eğitimlerimi verdim, çok başarılı geri bildirimler aldım.

- Alan değiştirmeye karar verdiğinizde nasıl bir bedel ödediniz, neler yaptınız? Bu yolda size en çok ne yardımcı oldu? 

Aldığım her eğitimin tabii ki katkısı var ama bu işi yapmaya karar verdikten sonra dokuz tane sertifikasyon aldım. Bence beni ben yapan şey kendi içsel yolculuğumu çok sert bir şekilde yapmış olmamdı ve ciddi bir dönüşüm geçirmiş olmamdı. Eğitimlerimde katılımcılara kendi yaşanmışlığımı örnek gösterebiliyorum. Sağlam arıza biriyim aslında.

- Ne demek “arıza biri” olmak?

Yani yaralarım var, düğmelerim var, öfke butonlarım var, kendi kendimi sabote etme potansiyelim var. İşte bunları nasıl yönetebileceğimi öğrendim. Hala bazen çuvallıyorum ama tekrar ayağa kalkabiliyorum. Bence beni ben yapan en güçlü şey samimiyetim. Kendi yaşanmışlıklarımı en cesur şekilde pervasız açıyorum.

- Şu anda bulunduğu işinde pozisyonunda rahatsızlık duyan ve çalışma alanını değiştirmek isteyenlere ne önerirsiniz? 

Burada 2 soru var, yaşadığı şirkette mutsuz olmak ayrı bir konu, çalıştığı alandan mutsuz olmak ayrı bir konu. Yaşadığınız şirkette mutsuzsanız bu % 90 sizinle, sizin algınızla alakalı (Burada araya girip, iş koşulları, iş arkadaşları, yönetici vb. gibi faktörleri soruyorum. O da bana bunun 1,5 saat süren konuşmanın detayı olduğunu söylüyor. Konumuz bu olmadığı için detaya inmiyorum) Mutsuzluğumuz bilimsel olarak tespit edilmiş ki % 90 bizimle alakalı.

Çalıştığı alanda mutlu olmayanların ise bir seçim yapması gerekir. Bu çok cesur bir karar. Eğer geçim derdi varsa yani bir ev geçindirilecekse tavsiyem bir müddet paralel kariyer yapılması.

- Paralel kariyerden neyi kast ettiğinizi açar mısınız?

Yani mevcut işi bırakmadan arzuladığınız işi yapmaya ufak ufak beraber başlamanız. Ancak para kazanmaya başladığınızda memnun olmadığınız işi bırakmanızı öneririm. Kenarda bir birikiminiz yoksa, size maddi olarak destek olacak biri yoksa pat diye bırakıp bir geçiş yapmanız sizi maddi anlamda zorlayabilir. Bunun çok akıllıca stratejik bir şekilde planlanması gerekiyor.

- Çok teşekkürler. İlave etmek istediğiniz bir şey varsa duymak isterim.

Hayatınızı değiştirmek istiyorsanız önce kendiniz değişin. Organizasyonumun da adı bu: Sen değiş dünyan değişsin.

Şarkıcı ve oyunculuktan iş hayatına geçiş yaptı. Artık şirketlere eğitim veriyor. 

Türkiye’nin en çok sevilen ve izlenen dizilerinden biri olan “Avrupa Yakası”nın Yaprak’ı olarak tanıdık Hale Caneroğlu’nu. Dizinin bitmesiyle birlikte o da ortalıktan kayboldu ama bence hikayesi esas kaybolduktan sonra başladı. Bizim onu kayboldu zannettiğimiz zamanlarda o hayatında bin bir gelişim ve dönüşüm yaşayarak bambaşka ufuklara yelken açtı. Şarkıcı ve oyunculuktan iş hayatına geçiş yaptı. 

Vazgeçmeyen taş işçisi hikayesindeki gibi yeni kariyeri için uğraştı durdu. Artık şirketlere eğitim veriyor, kurumlar onu konuşmacı olarak davet ediyor. “Mutluluk Virüsü” isimli bir kitabı var. TEDX konuşması yaklaşık 2,5 milyon izlenmeyle Türkiye’nin en çok izlenen konuşmalarından biri oldu. 

İşini severek yapmanın ne kadar önemli olduğu onun hikayesinde de karşımıza çıkıyor. Yolculuğundan 
öğrenecek çok şey var. Bol mimik kullanan, içtenliği yüzünden okunan, konuşmayı, okumayı, araştırmayı seven, enerji dolu biri. Ben sordum o samimiyetle yanıtladı. İşte karşınızda Hale Caneroğlu. 

- Çok genç bir yaşta Türkiye’nin en sevilen TV dizilerinden birinde gayet başarılı, şöhretli ve de iyi para kazandığınızı düşündüğüm bir pozisyondaydınız. Ne oldu da bütün bunları bırakıp başka bir alana geçmeye karar verdiniz? 

Öncelikle çok gençtiniz iltifatı için teşekkür ediyorum. Avrupa Yakası’yla ekranlara çıktığımda 28 yaşındaydım. Herkes beni 21-22 falan zannetti. Ortadan kaybolmamın cevabı tek kelime; mutsuzdum. Yaptığım işten keyif almıyordum. Düzenli hayatı seviyorum, akşam belirli saatte evimde olmayı seviyorum. Dizi setleri buna imkan vermiyordu, mesai de verilmiyordu. İlave olarak bazı isimlere astronomik paralar ödenirken sizinle ciddi bir pazarlık yapmaya kalkıyorlardı.

Şarkıcılık kariyerime gelince, bir konserde maximum 23-25 şarkı söylersiniz. Bunun 17’sini yabancı, 6 tanesini Türkçe söylerdim ve ben bununla tanınırdım. Ancak işi bırakmaya yakın 23 şarkı Türkçe, 2 de yabancı şarkı söyler olmuştum. Hatta bu da yetmeyip Ankara Havası ister hale gelmişlerdi. Şarkı söylerken şişiyordum. Sahnede özsaygımı yitiriyordum, nefret ediyordum yaptığım işten.

Hem oyunculuğu hem şarkıcılığı sadece para için yapar hale gelmiştim. Derken o sıralar ilk evliliğimi bitirdim ve şu anda hayatımın aşkı olan erkekle tanıştım. Onun da desteğiyle bu yola girdim. Sonrasında eşime İngiltere’den gelen teklif üzerine 2-3 sene orada yaşadık. O sırada gelen tüm teklifleri yurt dışında olduğum için geri çeviriyordum.

- O dönem hiç aklınızın kaldığı bir teklif oldu mu?

Yani düşündüklerim oldu ama gerçekten istemediğimi biliyordum. İşin püf noktası ne biliyor musunuz; çok başarılı olduğunuz, çok sevildiğiniz, tanındığınız bir işi istemediğinizi kabullenmeniz. Bu çok zor ve çok cesur bir karar. Bence hayatımın dönüm noktası oradaydı.

- Ne istemediğinizi biliyordunuz, peki ne istediğinize nasıl karar verdiniz?

Öyle pat diye olmadı tabii. Hayatın akışı da bu noktada bana çok yardımcı oldu. İngiltere’ye gittik, yeni evliyiz, dünya tatlısı çok sevdiğim bir üvey oğlum var. Orada kızım dünyaya geldi. Benim tüm konsantrasyonum özel hayatıma döndü. Bir gün İngiltere’deyken kızım 9 aylık yanımda yatarken kendime sordum: “Eeee bundan sonra ne olacak?” Anladım ki ben sadece eş ve anne olarak mutlu olamayacağım ve işte orada yine sordum kendime “Ben hayatımın geri kalanında ne yapacağım” diye. O sırada 42 yaşındaydım. Sonra bir sürü minik iş denedim. Birçok işi başlayıp bıraktım.

Annemin yanına Samsun’a gittiğimde bir Alman Lisesinde konuşmamı teklif ettiler. Hemen kabul ettim. Bu konuşmada çocukların Avrupa Yakası, tiyatro, müzikle ilgili sorduğu her soruyu kişisel gelişime bağlayıp cevaplıyordum. Yıllardır bu konuda kendime yaptığım yatırım ve deneyimleri çocuklara aktarıyordum. Çok keyif aldım konuşmaktan. 45 dk. sürmesi gereken konuşmam 1,5 saat sürdü. O sınıfta bazı öğrenci ve öğretmenlere yürekten dokunabildiğimi ve farklı bakış açısı yaratabildiğimi fark ettim.

Konuşmadan sonra ”Hayatımın geri kalanında ne yapacağımı buldum” dedim. Kişisel gelişim konusundaki deneyim ve yolculuğumu, insanlara aktarmaya, onların da yapabileceğine dair konuşmaya karar verdim. Böylece yeni kariyerim başladı. 2004 yılında kişisel gelişim dünyasına girdiğimde o tarihe kadar en az 700 saatlik çalışmam vardı; atölyelere katılmıştım, eğitim almıştım. Kişisel gelişim benim yaşam tarzımdı.

- Bu kararı aldınız, içinizde bir korku olmadı mı? “Nasıl tutunacağım? Başaracak mıyım? Ne yapacağım?” gibi kaygılar yaşamadınız mı? 

Yaşamaz olur muyum, ödüm koptu. (Karşılıklı gülüşmeler)

- Peki ne yaptınız?

Öncelikle anneme ve en yakın arkadaşlarıma sordum; “Ben bu işi yapabilir miyim, becerebilir miyim” diye. Dediler ki: “Deli misin, sen zaten doğalında bunu hepimize yapıyorsun” Dertli olduğunda beni arayan yakınlarım beni yeni kariyer yolculuğumda sonsuz desteklediler.

Not: Röportajın devamı yarın.
Olay ve olgular her zaman akıl yürütmeyle ön gördüğümüz sonuçları doğurmayabilir. 


Bakış açımızla kurban ederiz bazen kendimizi. Hangi açıdan baktığımızın farkında olmadan, olaylara olgulara bakıp yorumlarız. Yaşadığımız acı ve sıkıntılara bakıp ne talihsiz olduğumuzu düşünürüz. Allah'ım neden ben diye hayıflanırız. Oysa bu konuda ne büyük derstir sufi şair Muhammed İkbal’in meşhur kömür ile elmas hikayesi.

Points Of You “The Coaching Game” kitabından konuyla ilgili bir hikaye gelsin öyleyse.


Acı

Batan gemiden kurtulan adam kimsenin yaşamadığı bir adaya sürüklenmişti. Her gün sabahtan akşama kadar Tanrı’ya onu oradan kurtarması için dua edip yalvarıyordu. Zavallı aç, yaralı adam, sabahtan akşama kadar gözünü ufuktan ayırmadan kendini kurtaracak bir gemi bekliyordu.

Sonunda kendine küçük bir kulübe yapmayı başardı ve içine kendisi ile birlikte adaya sürüklenen eşyaları koydu.

Bir gün adada yiyecek arayışındayken, kulübede yangın çıktı ve tüm kulübe içindekilerle birlikte yanıp gitti. Hatta yangın ağaçlara da sıçradı ve ormanın büyük bir kısmını da yaktı.

Adam “Tanrım, bunu bana nasıl yaptın? Bana felaket üzerine felaket yolluyorsun” diye sitem etti. Geceyi yakındaki bir mağarada geçirdi.

Sabah uyandığında bir geminin makinelerinin sesini duydu. Onu kurtarmaya gelmişlerdi.

“Benin burada olduğumu nasıl bildiniz?” diye sordu adam denizcilere.

“Yaktığın ateşi ve dumanını gördük” dediler.
İstiyoruz istiyoruz ama bir türlü olmuyor. Acaba gerçekten istiyor muyuz? İçimizdeki arzu ne boyutta?



Hayallerimize ulaşmayı, hedefleri tutturmayı, arzuladığımız yaşam biçimine kavuşmayı ve daha pek çok şeyi istiyoruz.

Peki istediklerimiz için bedel ödemeye hazır mıyız? Ne kadar bedel ödeyebiliriz? Vazgeçmeyen taş işçisi misali kaçımız sonuna kadar gitmeye hazır?

Şeyda Bodur’un kaleme aldığı, Portakalın Bilgeliği (www.portakalinbilgeligi.com) bloğundaki “Mistik Hikayeler” başlıklı yazıdan şu hikayeyi okuyun o halde: 

Vaktiyle bir kişi aydınlanmak (hidayete ermek) ister. Nasıl bir iştir, nasıl olacaktır? Ona sorar, buna danışır, derler ki, falanca köyde bir bilge var. Kimse bilmese bile O bilir. Heyecanla soluğu alır köyde, aranır taranır, bilge nehir kenarında gözleri yarı kapalı sessizlik içinde oturmakta.

Derdini anlatır, bilge huşû içinde dinler, sonrasında ne oluyor demeye kalmadan bilge kafasını tutuğu gibi suya daldırır, bizimkisi önce şaka sanır, sonra can havliyle çırpınır.

Ne zaman sudan çıkarılır kafası, kendisine gülümseyerek bakan bilgeyi görür;

“Ne düşündün suyun altındayken?”

“Nefes alabilmekten başka bir şey düşünmedim.”

Bilge yanıtlar; ”Ne zaman Tanrı aşkı için de aynı şekilde düşünürsün, Tanrı’dan başka bir şey düşünemezsin, gel o zaman sana anlatayım, şimdi değil” diye yanıtlar.

Yani öyle bir istemeli, öyle bir istemeli ki insan, gayrısı olmamalı. Kömürle elmasın hikayesinde yanan elmas misali, yana yana istemeli. Bu denli kuvvetli bir isteğin önünde ne durabilir ki?
Mutluluk saplantısı ile peşinden koştuğumuz, varımızı yoğumuzu verdiğimiz hayallerimiz gerçek olduğunda biz gerçekten mutlu olacak mıyız?


Bir zamanlar çok güzel bir kuş varmış. Bu, dünyanın en renkli ve en neşeli kuşuymuş. Kuş rengarenk ve kocaman kanatlarını açıp gökyüzünde süzülmeye başladığında tüm evren mest olur, hayran hayran onu izlermiş. Kuşun renkli kanatları havanın görünmez tenine latif dokunuşlar kondurarak gökyüzüyle ilahi bir dansa tutulurmuş. Kuş kanat çırptıkça renklerin neşesi tüm dünyaya yayılırmış. Kuş uçarmış, ağaçların dallarına konarmış ve keyifle yemişlerin tadına bakarmış. Gökyüzü kaydırağında kayarak süzülürmüş havanın ipek teninde. Rüzgar onun en sevdiği oyun arkadaşıymış. Mutlu, özgür, heyecanlı, canlı ve İKİ KANATLI bir kuşmuş bu.

Günlerden bir gün kuş kendine bir yuva yapmak istemiş. Yuvasını ormanın en yüksek ağacının, en yüksek dalına kondurmak istiyormuş. Hayal ettiği bu yuvayı yapmak için renkli kanatlarını birer birer yolmaya başlamış. Kuşun yuvası yavaş yavaş görünmeye başladıkça, neşesi de onu aynı yavaşlıkta terk etmiş. Sonunda yuva bitmiş ve kanatsız kuş renkli yuvasında yaşamaya başlamış. Dışarıdan bakılınca yuva muhteşem görünüyormuş. Öte yandan kuş artık ne uçabiliyor ne de kanatlarıyla gökyüzünün ipek tenine öpücükler kondurabiliyormuş. Kuş, renkli yuvasında oturup bir zamanlar gök yüzünde nasıl uçtuğunu hatırlıyor ve kederleniyormuş.

Not: Bu bir Afrika halk hikayesidir. Kaynak: Points of You-The Coaching Game, Efrat Shani, Yaron Golan 2005, s.34. (Yukarıdaki anlatım Nazlı Çevik Azazi’nin “Masal” adlı kitabından alınmıştır.)
Yine yeni bir yıl. Bu yılki yazılara bir hikaye ile başlayalım öyleyse. 


…..

Genç adam heyecanla mücevherci dükkanından çıktı. Nehrin diğer kıyısında anne ve babasıyla yaşamakta olan sevgilisine evlenme teklif etmeye gidiyordu. Elinde yeni almış olduğu yüzük, nehre doğru koştu ve taştan taşa atlamaya başladı. Fakat aniden ayağı kaydı ve elindeki kıymetli yüzük suya düştü.

Genç adam paniğe kapıldı ve telaşla yüzüğü aramaya başladı. Sağa sola baktı, taşları kaldırdı, elini çamura sokup karıştırdı ama yüzüğü bulamadı.

Nehri kıyısında oturan ve onu izleyen kişiler, onu rahatlatmaya çalıştılar. “Otur biraz, sakinleş, derin nefes al” dediler. Ama genç adam onlara aldırmadan yüzüğü aramaya devam etti. Kenardakiler yine seslendi: “Dinlen iki dakika, panik yapma, biraz sakinleş.”

Sonunda genç adam durdu ve bir kayanın üzerine oturdu kaldı. Yavaş yavaş genç adamın kaldırdığı çamur aşağı çöktü ve nehir eski pırıl pırıl haline döndü. Ve orada, tam ayağının ucunda yüzük parlamaktaydı. Genç adam usulca yüzüğü aldı ve sevinçle sevgilisine doğru yola koyuldu.

Not: Yazı Points of You kitabından alıntıdır. Bir Afrika halk hikayesidir.
Tam 37 yıldır, kendini bildi bileli yatıyor. 3 aylıkken geçirdiği havale sonucunda yatağa mecbur kalmış. Hiçbir ihtiyacını kendisi karşılayamıyor. 


Hiç Yürümeden Geçen Yıllar

O bir bedensel engelli ama sakın koltuk değnekli veya tekerlekli sandalyede olduğunu düşünmeyin. Onun % 99 engeli var, yani bedenini neredeyse hiçbir şekilde kıpırdatamıyor. Tam 37 yıldır, kendini bildi bileli yatıyor. 3 aylıkken geçirdiği havale sonucunda yatağa mecbur kalmış. Hiçbir ihtiyacını kendisi karşılayamıyor. Su içmek, yemek yemek, tuvalete gitmek gibi akla ilk gelebilecek en basit ihtiyaçları için bile hep yardıma ihtiyacı var.

4 kardeşi var. O en büyükleri. “Çok şükür kardeşlerim sağlıklı” diyebilecek kadar olgun. Babası kanserden vefat etmiş. Tüm ihtiyaçlarını, yedi yıl önce iki beyin ameliyatı geçirmiş olan annesi ve kardeşleri karşılıyor.

Bedenini hiçbir şekilde oynatamıyor dedim ama bunun minik bir istisnası var; sadece sol elinin işaret parmağını kıpırdatabiliyor. Koca vücutta hükmünün geçtiği tek yer, sol işaret parmağı. “Her şey tek parmağımın ucunda, tek parmağımla ulaşabilirim dünyaya” diyebilecek kadar olumlu bakıyor hayata. Hangi açıdan baktığımız ne kadar önemli.

Seçilmiş Bireyler 

Asla olumsuz düşünmüyor. “Allah’ım neden ben” diye isyan etmiyor. “Engelli insanların seçilmiş bireyler olduğuna inanıyorum” diyor.

Yataktan çıkamadığı için hiç okula gidemiyor. Okuma yazmayı evde kendi kendine öğreniyor ve 2014 yılında çok istediği bir şeyi yapmaya başlıyor; yazıyor. Tek parmağıyla mucize gerçekleştiriyor; tek tek tuşlara basarak kitap yazıyor, iki yıl sürüyor kitabın tamamlanması. Kanadı Kırık Melek’in Kanadına Takılanlar çıkıyor ortaya. Ben bu satırları yazarken kitap 3. baskısındaydı.

Yayınevi kitabın satışından elde edilen tüm geliri kendisine ve ailesine veriyor.

Asıl engelin içimizde olduğunu ispatlayan, “gerçekte hangimiz engelliyiz acaba” diye bize kendimizi sorgulatan, yaşamın içinde bir insanlık dersi gibi duran Rukiye Türeyen; ne güzel insansın sen.

% 99 engeline rağmen çalışıp üreten Rukiye Türeyen’in yazdığı "
Kanadı Kırık Melek’in Kanadına Takılanlar" isimli kitabını alın, mümkünse çokça alıp hediye edin. Herkese tavsiye edin.


Çabalarken sonucun hemen görünmemesi ilerleme kaydedilmediği anlamı taşımaz. İlerleme içten içe sağlanır. 


Tüm Kuvvetinle Vur


Taş kesen işçi, koca bir kayayı nasıl yarar sizce? 

Önce koca bir balyozla başlar işe ve kayaya olabildiğince kuvvetle vurur. Onca kuvvetli vuruşuna rağmen ilk vuruşunda bir yonga bile ayrılmaz kayadan. Sonra pes etmeden, vaz geçmeden balyozu kaldırıp tekrar tekrar vurur kayaya. 100 kere, 200 kere 300 kere ama nafile, hiçbir etkisi olmaz.

Bunca vuruştan, yorgunluğundan sonra kayada bir çatlak bile meydana getirememiştir taş işçisi ama o yine de sürdürür vurmayı. Oradan geçen bazıları gülerler taş işçisinin haline, alay ederler. “Yapamazsın” “boşa kürek çekiyorsun” “boş iş” “bak hiç ilerleme olmuyor” diye söylenirler, alaycı gülerler, burun kıvırırlar. Hangisi kazanır dersiniz; etrafındaki yıldırıcı insanlar mı yoksa taş işçisi mi?

Vurmaya Devam 

Taş işçisi hiç aldırış etmez bu tavır ve söylemlere. Akıllıdır; sonucun hemen görünmemesi ilerleme kaydedilmediği anlamı taşımaz. İçten içe ilerleme sağladığını bilir ve her vuruşun kendisini sonuca bir adım daha yaklaştırdığını bilir. Etrafındakilerin olumsuz yaklaşımlarına inat taşın farklı noktalarına vurmayı sürdürür.

Belki 500üncü, belki 852nci, hatta belki de 9873üncü vuruşunda taş yalnız yonga vermekle kalmaz, ortadan ikiye ayrılıverir.

Taşı yaran o son vuruş mudur? Art arda indirilen darbelerin sürekli basıncı olmasa taş nasıl yarılır? 

Bir sonuca ulaşmayı ne kadar istiyoruz ve ne kadar istikrarlı çalışıyoruz? 

Not: Hikaye anonimdir.
Yeni doğmuş bir aslan yavrusu bir koyun sürüsü tarafından evlat edinildi ve kendi çocukları olarak büyütüldü. 

Yavru aslan büyüyüp genç bir aslan olduğunun hiç farkına varmadı. Tüm hayatı koyunlarla geçmişti, neye benzediğini de bilmiyordu. Otluyor, etoburlardan korkuyordu. Hatta koyunlar gibi ses çıkarıyor, kükremeyi bilmiyordu.

Bir gün daha yaşlı bir aslan, genç aslan ve koyun sürüsünü gördü ve gözlerine inanamadı. Koyunlar da diğer aslanı görünce hem koşmaya hem de korkuyla bağırmaya başladılar, genç aslan da onlarla birlikte bağırmaktaydı.

Yaşlı aslan sürüye zorlukla yetişti ve panik içinde olan genç aslanı yakalayıp bir kenara çekti. Genç aslan öleceğini sanmaktaydı ama yaşlı aslan ona “Bak oğlum” dedi “şu göle bak”. Genç aslan suya baktığında iki tane aslan gördü. Bir süre bu görüntüye baktı ve içinden bir kükreme geldi. Kükremesi ile dağlar taşlar inledi.

“Benden bu kadar” dedi yaşlı aslan. “Kendi "yarattığımız ben algısı" ile gerçek birbirinden farklı. Artık tek başınasın ve gerçekte kim olduğunu biliyorsun.”

*Bir Sufi hikayesi. Points of You kitabından alıntıdır.
Madem sevgililer günü haftası, o halde sevginin anlam ve önemini belirten bir menkıbe gelsin..


Sevgiyi Yaşayanlar

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: “Sevginin sadece sözünü edenlerle onu yaşayanlar arasında ne fark var? Anlatır mısın bize?

Aşk olsun size, tabii anlatırım. Bakın göstereyim” demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden gönle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş, arkasından da derviş kaşıkları denilen sapı bir metre boyunda kaşıklar. Tabii kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlarmış ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.

Bunun üzerine “Şimdi…” demiş ermiş. “Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.” Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş, oturmuş sofraya bu defa.

“Buyurun” denince her biri uzun saplı kaşığı çorbaya daldırıp karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbayı. H
er birinin yaptığı hoş bir yankı olarak kendisine dönmüş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan. 

“İşte” demiş ermiş. “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulur.

Bilir misin; öyle düşünceler vardır ki, önümüze kadar gelir, etrafımızda dolaşır, fakat bizi uykuda bulduğu için geldiği gibi dönüp gider.

Bilir misin; öyle düşünceler vardır ki, vahşi ve ürkek olur, fikir ormanlarında iken besili ve olgun, fakat avlanır avlanmaz vezni eksilen, kuşlar gibi muhayyileden(1) kalemin ucuna inen kısacık yola bile tahammül edemez, sakatlanır, bozulur!

Bilir misin; öyle düşünceler vardır ki, yol kenarında biten otlar gibi, her an ezilip çiğnenmek kaygısıyla titreşir, bekler ve biz, üstünde ufacık çiçeği, yahut sabahtan kalmış çiğ tanesiyle korkarak bekleyen bu otcağızın üstünden farkında olmadan yürüdüğümüz gibi, bu gelişecek yeri seçememiş fikri de aynı sert adımlarla ezip geçeriz!

Ah insan oğlunun ezip geçtiği, sade bunlar yalnız bunlar olsa…

1-Muhayyile: Hayal Kurma gücü ve yeteneği
*Kaynak: Ayverdi S. (2013). Dile Gelen Taş, Kubbealtı Yayınevi: İstanbul