son yazılar
- Herkesten destek mi gördünüz yani? "Ben yapamadım sen zaten yapamazsın" diyenler çıkmadı mı? Kimse olumsuz bir şey söylemedi mi? 

Karşı çıkan ilk kişi eşim oldu valla. Haklı olarak dedi ki; “O kadar çok şey deneyip bıraktın ki, ya bunu da yarım bırakırsan.” Çünkü binlerce dolar verip eğitim almanız sertifikasyon almanız gerekiyor. E bunlara da eşim sponsor olacağı için şüpheyle baktı. Üç ay mücadele etti benimle ama baktı ki ben kafaya takmışım vazgeçmeyeceğim, “Tamam o halde, sonsuz arkandayım” dedi. Gerçekten de o günden beri arkamda. Kendisi mentorum aynı zamanda. İş kadını olmayı ondan öğrendim ve öğreniyorum.

- Çevreniz, aileniz nasıl baktı sizin kariyer değişikliğinize? 


Annem muhteşem heyecanlandı ve bu işin tam benlik olduğunu düşündü. Yakın bazı arkadaşlarım destekledi ama bazı arkadaşlarımın “yapamaz” yargısını gözlerinde gördüm.

- Bunu doğrudan yüzünüze söyleyen oldu mu?

Yok yüzüme “Aaa ne güzel” “Hayırlısı olsun” falan diyorlardı ama güvenmediklerini hallerinden anlıyordum.

- Şöhretinizin ve geçmiş kariyerinizin şu andaki işinize katkısı oluyor mu?

Hayır tam tersi “Bu kadın kim ki? Oyuncu ve şarkıcı. Nasıl bize kişisel gelişim konusunda ders verecek” diye sorguladılar. Ünlü olmam avantajım değil dezavantajım oldu. Bazı arkadaşlarım da “Herhalde şarkıcılık ve oyunculukta iş bulamıyor, o yüzden bu işi yapıyor” diyorlardı. Bunların hiçbirine takılmadım, çünkü yapmak istediğim işe karşı o kadar heyecanlıydım ki. Kendimden hiç şüphe etmedim. Kendime çok güvendim ve bu güvenle kendimle çok çalıştım. 3,5 yıl önceki Hale’yle bugünkü Hale aynı değil. 3,5 yıl önce konuşmacı olabileceğimi bilmiyorken bugün çok büyük firmalara konuşmacı olarak gidiyorum. Çok etkili kurumsal gelişim eğitimleri veriyorum. 3,5 yıl önce beni yargılayanlar şimdi ağzı açık beni izliyor.

- Şu anda “Mesleğiniz nedir?” sorusuna ne cevap veriyorsunuz?

Konuşmacı, yazar, eğitmen. Ama hepsinin birleştiği sürpriz bir proje yolda. Tek kişilik şahane bir oyun geliyor. Bu oyunu halkla da buluşturmak istiyorum.

- Bir de kitabınız var değil mi?

Evet “Mutluluk Virüsü” isimli bir kitabım var. Kitabımın her bölümünün sonunda bir QR kodu var, onu okuttuğunuzda benim videom geliyor. Yani kitabı aldığınızda sadece benim hayat hikayemi okumuyorsunuz aynı zamanda kişisel gelişim eğitimi de alabiliyorsunuz.

Duygusal dayanıklılık ve çeviklik eğitimi veriyorum adı 4K: Kara Kutu Kayıtlarını Keşfet. Türkiye’nin en büyük en prestijli kurumsal akademilerinde eğitimlerimi verdim, çok başarılı geri bildirimler aldım.

- Alan değiştirmeye karar verdiğinizde nasıl bir bedel ödediniz, neler yaptınız? Bu yolda size en çok ne yardımcı oldu? 

Aldığım her eğitimin tabii ki katkısı var ama bu işi yapmaya karar verdikten sonra dokuz tane sertifikasyon aldım. Bence beni ben yapan şey kendi içsel yolculuğumu çok sert bir şekilde yapmış olmamdı ve ciddi bir dönüşüm geçirmiş olmamdı. Eğitimlerimde katılımcılara kendi yaşanmışlığımı örnek gösterebiliyorum. Sağlam arıza biriyim aslında.

- Ne demek “arıza biri” olmak?

Yani yaralarım var, düğmelerim var, öfke butonlarım var, kendi kendimi sabote etme potansiyelim var. İşte bunları nasıl yönetebileceğimi öğrendim. Hala bazen çuvallıyorum ama tekrar ayağa kalkabiliyorum. Bence beni ben yapan en güçlü şey samimiyetim. Kendi yaşanmışlıklarımı en cesur şekilde pervasız açıyorum.

- Şu anda bulunduğu işinde pozisyonunda rahatsızlık duyan ve çalışma alanını değiştirmek isteyenlere ne önerirsiniz? 

Burada 2 soru var, yaşadığı şirkette mutsuz olmak ayrı bir konu, çalıştığı alandan mutsuz olmak ayrı bir konu. Yaşadığınız şirkette mutsuzsanız bu % 90 sizinle, sizin algınızla alakalı (Burada araya girip, iş koşulları, iş arkadaşları, yönetici vb. gibi faktörleri soruyorum. O da bana bunun 1,5 saat süren konuşmanın detayı olduğunu söylüyor. Konumuz bu olmadığı için detaya inmiyorum) Mutsuzluğumuz bilimsel olarak tespit edilmiş ki % 90 bizimle alakalı.

Çalıştığı alanda mutlu olmayanların ise bir seçim yapması gerekir. Bu çok cesur bir karar. Eğer geçim derdi varsa yani bir ev geçindirilecekse tavsiyem bir müddet paralel kariyer yapılması.

- Paralel kariyerden neyi kast ettiğinizi açar mısınız?

Yani mevcut işi bırakmadan arzuladığınız işi yapmaya ufak ufak beraber başlamanız. Ancak para kazanmaya başladığınızda memnun olmadığınız işi bırakmanızı öneririm. Kenarda bir birikiminiz yoksa, size maddi olarak destek olacak biri yoksa pat diye bırakıp bir geçiş yapmanız sizi maddi anlamda zorlayabilir. Bunun çok akıllıca stratejik bir şekilde planlanması gerekiyor.

- Çok teşekkürler. İlave etmek istediğiniz bir şey varsa duymak isterim.

Hayatınızı değiştirmek istiyorsanız önce kendiniz değişin. Organizasyonumun da adı bu: Sen değiş dünyan değişsin.

Şarkıcı ve oyunculuktan iş hayatına geçiş yaptı. Artık şirketlere eğitim veriyor. 

Türkiye’nin en çok sevilen ve izlenen dizilerinden biri olan “Avrupa Yakası”nın Yaprak’ı olarak tanıdık Hale Caneroğlu’nu. Dizinin bitmesiyle birlikte o da ortalıktan kayboldu ama bence hikayesi esas kaybolduktan sonra başladı. Bizim onu kayboldu zannettiğimiz zamanlarda o hayatında bin bir gelişim ve dönüşüm yaşayarak bambaşka ufuklara yelken açtı. Şarkıcı ve oyunculuktan iş hayatına geçiş yaptı. 

Vazgeçmeyen taş işçisi hikayesindeki gibi yeni kariyeri için uğraştı durdu. Artık şirketlere eğitim veriyor, kurumlar onu konuşmacı olarak davet ediyor. “Mutluluk Virüsü” isimli bir kitabı var. TEDX konuşması yaklaşık 2,5 milyon izlenmeyle Türkiye’nin en çok izlenen konuşmalarından biri oldu. 

İşini severek yapmanın ne kadar önemli olduğu onun hikayesinde de karşımıza çıkıyor. Yolculuğundan 
öğrenecek çok şey var. Bol mimik kullanan, içtenliği yüzünden okunan, konuşmayı, okumayı, araştırmayı seven, enerji dolu biri. Ben sordum o samimiyetle yanıtladı. İşte karşınızda Hale Caneroğlu. 

- Çok genç bir yaşta Türkiye’nin en sevilen TV dizilerinden birinde gayet başarılı, şöhretli ve de iyi para kazandığınızı düşündüğüm bir pozisyondaydınız. Ne oldu da bütün bunları bırakıp başka bir alana geçmeye karar verdiniz? 

Öncelikle çok gençtiniz iltifatı için teşekkür ediyorum. Avrupa Yakası’yla ekranlara çıktığımda 28 yaşındaydım. Herkes beni 21-22 falan zannetti. Ortadan kaybolmamın cevabı tek kelime; mutsuzdum. Yaptığım işten keyif almıyordum. Düzenli hayatı seviyorum, akşam belirli saatte evimde olmayı seviyorum. Dizi setleri buna imkan vermiyordu, mesai de verilmiyordu. İlave olarak bazı isimlere astronomik paralar ödenirken sizinle ciddi bir pazarlık yapmaya kalkıyorlardı.

Şarkıcılık kariyerime gelince, bir konserde maximum 23-25 şarkı söylersiniz. Bunun 17’sini yabancı, 6 tanesini Türkçe söylerdim ve ben bununla tanınırdım. Ancak işi bırakmaya yakın 23 şarkı Türkçe, 2 de yabancı şarkı söyler olmuştum. Hatta bu da yetmeyip Ankara Havası ister hale gelmişlerdi. Şarkı söylerken şişiyordum. Sahnede özsaygımı yitiriyordum, nefret ediyordum yaptığım işten.

Hem oyunculuğu hem şarkıcılığı sadece para için yapar hale gelmiştim. Derken o sıralar ilk evliliğimi bitirdim ve şu anda hayatımın aşkı olan erkekle tanıştım. Onun da desteğiyle bu yola girdim. Sonrasında eşime İngiltere’den gelen teklif üzerine 2-3 sene orada yaşadık. O sırada gelen tüm teklifleri yurt dışında olduğum için geri çeviriyordum.

- O dönem hiç aklınızın kaldığı bir teklif oldu mu?

Yani düşündüklerim oldu ama gerçekten istemediğimi biliyordum. İşin püf noktası ne biliyor musunuz; çok başarılı olduğunuz, çok sevildiğiniz, tanındığınız bir işi istemediğinizi kabullenmeniz. Bu çok zor ve çok cesur bir karar. Bence hayatımın dönüm noktası oradaydı.

- Ne istemediğinizi biliyordunuz, peki ne istediğinize nasıl karar verdiniz?

Öyle pat diye olmadı tabii. Hayatın akışı da bu noktada bana çok yardımcı oldu. İngiltere’ye gittik, yeni evliyiz, dünya tatlısı çok sevdiğim bir üvey oğlum var. Orada kızım dünyaya geldi. Benim tüm konsantrasyonum özel hayatıma döndü. Bir gün İngiltere’deyken kızım 9 aylık yanımda yatarken kendime sordum: “Eeee bundan sonra ne olacak?” Anladım ki ben sadece eş ve anne olarak mutlu olamayacağım ve işte orada yine sordum kendime “Ben hayatımın geri kalanında ne yapacağım” diye. O sırada 42 yaşındaydım. Sonra bir sürü minik iş denedim. Birçok işi başlayıp bıraktım.

Annemin yanına Samsun’a gittiğimde bir Alman Lisesinde konuşmamı teklif ettiler. Hemen kabul ettim. Bu konuşmada çocukların Avrupa Yakası, tiyatro, müzikle ilgili sorduğu her soruyu kişisel gelişime bağlayıp cevaplıyordum. Yıllardır bu konuda kendime yaptığım yatırım ve deneyimleri çocuklara aktarıyordum. Çok keyif aldım konuşmaktan. 45 dk. sürmesi gereken konuşmam 1,5 saat sürdü. O sınıfta bazı öğrenci ve öğretmenlere yürekten dokunabildiğimi ve farklı bakış açısı yaratabildiğimi fark ettim.

Konuşmadan sonra ”Hayatımın geri kalanında ne yapacağımı buldum” dedim. Kişisel gelişim konusundaki deneyim ve yolculuğumu, insanlara aktarmaya, onların da yapabileceğine dair konuşmaya karar verdim. Böylece yeni kariyerim başladı. 2004 yılında kişisel gelişim dünyasına girdiğimde o tarihe kadar en az 700 saatlik çalışmam vardı; atölyelere katılmıştım, eğitim almıştım. Kişisel gelişim benim yaşam tarzımdı.

- Bu kararı aldınız, içinizde bir korku olmadı mı? “Nasıl tutunacağım? Başaracak mıyım? Ne yapacağım?” gibi kaygılar yaşamadınız mı? 

Yaşamaz olur muyum, ödüm koptu. (Karşılıklı gülüşmeler)

- Peki ne yaptınız?

Öncelikle anneme ve en yakın arkadaşlarıma sordum; “Ben bu işi yapabilir miyim, becerebilir miyim” diye. Dediler ki: “Deli misin, sen zaten doğalında bunu hepimize yapıyorsun” Dertli olduğunda beni arayan yakınlarım beni yeni kariyer yolculuğumda sonsuz desteklediler.

Not: Röportajın devamı yarın.
Tam 37 yıldır, kendini bildi bileli yatıyor. 3 aylıkken geçirdiği havale sonucunda yatağa mecbur kalmış. Hiçbir ihtiyacını kendisi karşılayamıyor. 


Hiç Yürümeden Geçen Yıllar


O bir bedensel engelli ama sakın koltuk değnekli veya tekerlekli sandalyede olduğunu düşünmeyin. Onun % 99 engeli var, yani bedenini neredeyse hiçbir şekilde kıpırdatamıyor. Tam 37 yıldır, kendini bildi bileli yatıyor. 3 aylıkken geçirdiği havale sonucunda yatağa mecbur kalmış. Hiçbir ihtiyacını kendisi karşılayamıyor. Su içmek, yemek yemek, tuvalete gitmek gibi akla ilk gelebilecek en basit ihtiyaçları için bile hep yardıma ihtiyacı var.

4 kardeşi var. O en büyükleri. “Çok şükür kardeşlerim sağlıklı” diyebilecek kadar olgun. Babası kanserden vefat etmiş. Tüm ihtiyaçlarını, yedi yıl önce iki beyin ameliyatı geçirmiş olan annesi ve kardeşleri karşılıyor.

Bedenini hiçbir şekilde oynatamıyor dedim ama bunun minik bir istisnası var; sadece sol elinin işaret parmağını kıpırdatabiliyor. Koca vücutta hükmünün geçtiği tek yer, sol işaret parmağı. “Her şey tek parmağımın ucunda, tek parmağımla ulaşabilirim dünyaya” diyebilecek kadar olumlu bakıyor hayata. Hangi açıdan baktığımız ne kadar önemli.

Seçilmiş Bireyler 

Asla olumsuz düşünmüyor. “Allah’ım neden ben” diye isyan etmiyor. “Engelli insanların seçilmiş bireyler olduğuna inanıyorum” diyor.

Yataktan çıkamadığı için hiç okula gidemiyor. Okuma yazmayı evde kendi kendine öğreniyor ve 2014 yılında çok istediği bir şeyi yapmaya başlıyor; yazıyor. Tek parmağıyla mucize gerçekleştiriyor; tek tek tuşlara basarak kitap yazıyor, iki yıl sürüyor kitabın tamamlanması. Kanadı Kırık Melek’in Kanadına Takılanlar çıkıyor ortaya. Ben bu satırları yazarken kitap 3. baskısındaydı.

Yayınevi kitabın satışından elde edilen tüm geliri kendisine ve ailesine veriyor.

Asıl engelin içimizde olduğunu ispatlayan, “gerçekte hangimiz engelliyiz acaba” diye bize kendimizi sorgulatan, yaşamın içinde bir insanlık dersi gibi duran Rukiye Türeyen; ne güzel insansın sen.

% 99 engeline rağmen çalışıp üreten Rukiye Türeyen’in yazdığı "
Kanadı Kırık Melek’in Kanadına Takılanlar" isimli kitabını alın, mümkünse çokça alıp hediye edin. Herkese tavsiye edin.


Yine bir yıl biterken, yeni bir yıl gelirken, elbette umutla, iyi dileklerle, güzellikle gelsin; içi boş isteklerle değil.


Yeni Yıl Dilekleri

Yeni yıl yaklaşırken sağdan soldan dilek, umut, plan, yağıyor. Geçen gün sosyal medyada bir paylaşım gördüm;

“Hiçbir üzüntünün olmadığı, hep güneşli günlerimiz olsun” demiş biri. Aynen böyle yazmış.

“Hiçbir üzüntünün olmama” ihtimalini düşünün. Hastalıklar, ölümler, kazalar, can, mal ve para kayıpları, yalan dolan yok. İlk başta kulağa çok hoş geliyor, fakat bu durum yaşam dengesini bozmaz mı? Bizim üzüntü sebebi dediğimiz olaylar çok büyük bir ahenk yaratmıyor mu hayatın içinde? Bir can gidiyor, yerine başka bir can geliyor mesela. Belirli oranda stresin insan vücuduna faydası olduğu biliniyor; hazırlıklı oluyoruz, kendimizi geliştiriyoruz. Hangi açıdan baktığımızı fark etmek gerekli.

Haberlerle birlikte bilinç altımıza işlenen cümleleri düşünün;


“Olumsuz hava koşulları yurdu esir aldı.” “Kötü hava şartları yüzünden yollar kapandı.”

Yoğun yağmur ve kar yağışına neden “kötü” ve “olumsuz” diyoruz ki? Kış böyle olmazsa yaz nasıl geçer? Mesela güllük gülistanlık, yağmursuz, karsız bir kıştan sonra barajlarda su seviyesi nasıl olur?

Karanlıkta yaşamak aydınlığın kıymetini de artırmaz mı?  


Her Şeyi Merkezinde Bırakmak

Bütün bunlar aklıma Merkez Efendi’nin ismini alma hikayesini getirdi.

Mesir macununun da mucidi olan Musa Efendi bir gün diğer müritlerle birlikte mürşidi Sünbül Sinan’ın karşısında otururken mürşidi şu soruyu sormuş: “Dünyada bir şeyi düzeltecek olsaydınız neyi düzeltip değiştirirdiniz?” 


Tüm müritler kendilerine göre cevaplar vermişler; kimisi “hırsızlığı kaldırırdım” demiş, kimi “yalan söyleyenleri yok ederdim” demiş, kimisi “bütün kötüleri yok ederdim” demiş. Herkes kendine göre kötü olan bir şeyi kaldıracağını söylemiş. Sıra kendisine gelen Musa Efendi: “Bu dünyadan bir iyi gitse bir iyi gelsin isterdim, bir kötü gitse bir kötü gelsin isterdim. Alem öyle bir nizam içinde ki, bir şey ilave etmek veya eksiltmek düşünülemez." 

“Demek her şeyi merkezinde bırakırdın” diyen mürşidinin takdirini kazanan Musa Efendi, bu vesile ile Merkez Efendi ismini almış ve böyle anılmış.

Başımıza gelen 'sıkıntı' 'güçlük' dediğimiz olaylarla gelişiyoruz. Kömürle elmasın hikayesinde de elmas kömüre çektiği acı ve katlandığı sıkıntı sayesinde değerinin artıp değiştiğini, dönüştüğünü, kıymetlendiğini anlatır.

Yine bir yıl biterken, yeni bir yıl gelirken, elbette umutla, iyimserlikle, aşkla, güzel dileklerle, hoş gelsin; içi boş isteklerle değil. 

Göreceksek ve yaşayacaksak şayet, her türlü üzüntüyü, kederi kabullenebildiğimiz, doğru yoldan mücadele edebildiğimiz ve yaşadıklarımızı kendi gönlümüzde bahar eyleyebildiğimiz bir yıl olması dileğiyle…
Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya “Neden ben?” diye hiç sormadım.

Yakınmalarımız

Başımıza bir şey gelmeye görsün; hemen başlarız;

“Tam her şey yoluna girmişken nerden çıktı bu hastalık?”

“Ben buna layık mıyım?”

“Onun bana yaptıklarını hak etmiyorum.”

“Neden böyle bir insanla karşılaştım?”

“Niye bunlar hep benim başıma geliyor?”

“Neden karşıma doğru dürüst bir insan çıkmıyor?”

“Neden bütün kazalar gelir beni bulur?”

“Neden işlerim bu kadar ters gidiyor?”

"Yaşamımda hoş bir yankı olsun istiyorum. Ama nerdeee?"

“Allah’ım neden ben? Neden?”

….

Davranışa dökülmüş öyle düşünceler vardır ki kimi adeta yaşamı daraltır bize. Kimi de sadece kendimizin değil sanki insanlığın da ufkunu açar.

Örnek Bir Veda

Arthur Ashe (1943 – 1993) dünyada bir numara olmuş ABD’li tenisçi. Kariyerinde üç Grand Slam şampiyonluğu olan Ashe, bu performansıyla ABD’deki en iyi tenisçilerden biriydi.

Ashe 1980’lerin başında geçirdiği bypass ameliyatı sırasında verilen kanlardan HIV virüsü kaptı. Sporcu hastalığını 1992’nin Nisan ayında kamuoyuna duyurdu.

Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağıyordu. İçlerinden bir tanesi şöyle soruyordu: “Neden Tanrı böylesine kötü bir hastalık için seni seçti?” Ashe’nin buna cevabı şöyle oldu:

“Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir, 500 bini profesyonel tenisi öğrenir, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50’si Wimbledon’a kadar gelir, 4ü yarı finale, 2’si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya “Neden ben?” diye hiç sormadım. Ve bugün sancı çekerken tanrıya “Neden ben” mi demeliyim?

Ashe hastalığından sonra adeta yaşasın iyilik dedi; HIV ve AIDS konularında toplumu bilinçlendirme girişimlerine başladı.
Onunla hiç tanışmadık, bir kere bile karşılaşmadım, tek kelime konuşmadım, akrabam değil, yakınım değil. Olsa olsa, en fazla grup şirketlerinde eğitim vermişliğim vardır, hepsi bu.


Herkes Üzgün

Aslında başka bir yazı olacaktı bugün. Üstelik yazı hazırdı da, ama olmadı, olamadı. Bugün bunlar çıktı.

Kimle karşılaşsam şokta, kimle konuşsam üzgün.

Üzülürdüm tabii ama bu kadar üzüleceğimi ben de hiç tahmin etmezdim. Onunla hiç tanışmadık, bir kere bile karşılaşmadım, tek kelime konuşmadım, akrabam değil, yakınım değil. Olsa olsa, en fazla grup şirketlerinde eğitim vermişliğim vardır, hepsi bu. Bu ülkedeki pek çok insan gibi ben de onu gazete ve televizyondan tanıyorum. Peki Mustafa Koç’un hayatını kaybetmesi niye bu kadar üzdü beni?

Bir iş adamını değil, öncelikle insan olduğunu düşündüğüm birisini kaybettiğimiz için mi?

Vaktiyle gezi olaylarında yaralı ve zorda kalmış insanlara, "bana ne derler" "müşteri kaybeder miyim" kaygıları taşımadan otelini açma yürekliliğini gösteren birini kaybettiğimiz için mi?

Büyük bir bağışçıyı kaybettiğimiz için mi?

Pek çok ortak değerimiz olduğunu düşündüğüm birini kaybettiğimiz için mi?

Kadınlara fırsat eşitliği yaratma konusunda çalışan birini kaybettiğimiz için mi?

Çocuklarımızı aldığımız oyuncaklardan, arkadaşlık ilişkilerine, meslek seçimlerine kadar ön yargılarla büyütüyoruz” öz eleştirisini yapabilen birini kaybettiğimiz için mi?

Toplumsal cinsiyet eşitliğini destekleyen birini kaybettiğimiz için mi?

Kadın erkek eşittir, çünkü insan insana eşittir” diyen birini kaybettiğimiz için mi?

Koç soyadı ile doğup bu soyadın üzerine yatarak nemalanmaya çalışmayıp, sadece iş hayatı için değil, toplumsal sorumluluk konularında da bizzat çalışan, koşturan, çabalayan birini kaybettiğimiz için mi?

"Meslek Lisesi Memleket Meselesi" "Ülkem İçin Kan Veriyorum" gibi pek çok kampanya ile elini taşın altına koyup bu ülke için iyi bir şeyler yapan birini kaybettiğimiz için mi?

İstihdam yaratan bir değeri kaybettiğimiz için mi?

Genç olduğunu düşündüğüm için mi?

İş yaşamında üslubunu bozmamış, kibar ve beyefendi görüntüsünü çok beğendiğim birini kaybettiğimiz için mi?

John Lennon’un “Hayat siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir” sözünü, tam da bir sürü plan yaptığım şu sıralarda tokat gibi yüzüme çarptığı için mi?

Babalarını bir daha göremeyecek iki çocuğuna üzüldüğüm için mi?

Evlat acısıyla sınanan anne ve babası için mi?

Mustafa Koç’a Allah’tan rahmet, ailesine ve tüm sevenlerine sabır diliyorum.

Nur içinde yatsın.
O bir kahraman, hem de gerçek ve içimizden. Toplumun “engelli” dediği ve fakat hiçbir engel tanımayan biri. Onu tanıyınca anlıyor insan, gerçek engelin bedende değil yürekte olduğunu.


Çocukluk ve İlk Gençlik

1960 yılında doğdu, 5 kardeşin dördüncüsü olarak. 10 yaşına kadar yürüyüp koşabilen, güzel giyinmekten hoşlanan, sahilde dolaşmayı seven bir çocuktu. Beylerbeyi İlkokulu’na yazdırıldı, ancak 1. sınıfın yarısına gelmeden omurilik ameliyatı olması gerektiği için okuldan ayrılıp hastaneye yatırıldı. Yanlış ameliyat sonucu belden aşağısı felç oldu ve yürüme yetisini kaybetti.

Bundan sonra tam 11 sene hastanede yattı. Hastaneye yattıktan kısa bir süre sonra babası öldü. Bir daha hiç okula gidemedi. Hiç dışarı çıkamadı, sadece bir gece istisna; ağabeyinin evleneceği kızın ailesi bir akşam yemeği düzenledi ve onun da katılmasını istediler. Gece yemek için hastaneden dışarı çıkarıldı. Döndüğünde vücudu reaksiyon verdiği için acile kaldırıldı. Ağabeyinin kayın pederi, yemekteki şık giyimli, saygılı, çatal bıçakla balık yiyen bu genci görünce onun 11 sene hastanede kaldığına inanamadı.

Hastaneden Çıkış

Kenan Evren dönemiydi ve durumuyla ilgili bir şeyler yapması gerektiğine inanıyordu. Yattığı hastaneden Kenan Evren’e bant kaydı gönderdi; “Yanlış ameliyat yaptılar ve beni burada tutuyorlar” diye. Bunun üzerine hastaneye baskın oldu ve Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevk edildi. Oysa bu konuyla ilgili bir sıkıntısı yoktu. Annesiyle birlikte girdiği başhekimin odasında yine şık giyinmişti. Doktor kendisiyle görüştü ve şu soruyu sordu: “Oğlum ne olmak isterdin?” “Yazar” dedi hiç düşünmeden. Doktor annesine dönüp “Hanımefendi görmüyor musunuz bu çocuğun hiçbir şeyi yok. Al bu çocuğu götür” dedi. Sevgiyle andığı o doktor Yıldırım Aktuna’ydı.

Ve eve geldiler annesiyle. Evleri bir bodrum katındaydı. Bir nevi karanlıkta yaşam serüveniydi. Pencereye ancak tırmanarak ulaşmak mümkündü. Bir sabah 07.30da kalktığında annesinin evde olmadığını gördü. Annesi bir daha eve hiç gelmedi. Artık tek başınaydı.

Vaz geçmeyen taş işçisi hikayesindeki gibi yılmadı, pes etmedi. Ağabeyi ile ortaklaşa para koyarak bir daktilo aldı kendine. 1. sınıftan yarım yamalak aklında kalan A, B, C’leri birleştirerek evde kendi kendine okuma yazmayı öğrendi. Yazmaya çok hevesliydi. Yazılar yazmaya başladı. Yazdığı yazıları büyük gazetelerin yazarlarına gönderiyordu. İlginçtir kendilerinden “Şöyle yazarsan daha iyi olur, buna dikkat et” tarzında geri bildirimler almaya başladı. Ve yazılarını geliştirdi.
1989da müstakbel eşi kendisini kaçırdı ve evlendiler. Bir kızı bir oğlu var.

1993 yılında Bedensel Engellilerle Dayanışma Derneği’ni kurdu. Buradaki yenilikçi çalışmalarıyla, sayısız devlet ödülüne layık görüldü. Bugüne kadar toplam 300’ün üzerinde ödül aldı. Engelliler konusunda toplumsal duyarlılık sağlama adına bugüne kadar 75 il, yüzlerce ilçede yardım dağıtım programlarını gerçekleştirdi ve bu amaçla 1 milyon kilometre yol kat etti.

Evet o, 10 yaşında yürüme yetisini, hastanede yatarak 11 senesini, babasını ve ardından annesini kaybeden, ama umudunu hiçbir zaman kaybetmeyen, yaşamın içinde bir insanlık dersi gibi duran, bugün yüzlerce bedensel engellinin umudu ve çaresi olan kendimize "gerçek engel nedir, gerçekte hangimiz engelliyiz
diye sorgulatan Kemal Demirel’dir.

Aşağıdaki video onun dokunduğu hayatlardan sadece bir tanesine aittir.


Not: Yazı, BEDD web sitesi ve Sayın Kemal Demirel’in verdiği bilgilerden derlenmiştir.