son yazılar
Zorla halletmeye çalıştığımız olaylar başka şekilde çözülebilir mi? Farklı bir yol bulunabilir mi? 


Zorbalıktan gayrısı işe yaramaz mı? Tek yol güç ile mi halletmek? Başka bir yöntem işe yarayabilir mi? Hangi açıdan bakıyoruz ve daha da önemlisi hangi açıdan baktığımızın farkında mıyız?

Hadi o zaman rüzgarın güneşle güç yarışına girdiği anonim bir hikaye ile devam edelim. Hangisi kazanır görelim.

Güneş ve Rüzgar

Rivayet bu ya, bir vakit rüzgâr güneşe “ben senden daha güçlüyüm” iddiasında bulunmuş. Güneş bunu kabul etmeyince aralarında “hangimiz daha güçlüyüz” tartışması başlamış. Rüzgar daha güçlü olduğu ve gücü sayesinde istediğini elde edebileceği konusunda diretiyormuş. E tabii güneş de kabul etmiyormuş bu durumu.

Gücünü göstermekte ısrarcı olan rüzgar "Sana benim daha güçlü olduğumu kanıtlayacağım” demiş ve bir öneride bulunmuş: "Şuradaki yaşlı adamı görüyor musun? Hani şu üstünde palto olan. Bahse girerim o paltoyu adamın üstünden senden çok daha çabuk çıkartabilirim."

Güç mü Kazanacak?

Bu denemeye razı olan güneş bir bulutun arkasına gizlenmiş ve olacakları izlemeye koyulmuş. Birazdan rüzgâr kuvvetlice esmeye başlamış. Adamın paltosunu çıkarmadığını görünce bu sefer daha da kuvvetli esmeye başlamış. Bir fırtına gücüyle esiyormuş. Ancak rüzgâr şiddetini ne kadar artırırsa yaşlı adam da paltosuna o kadar sarılıyormuş. Sonunda rüzgâr pes etmiş.

Bunun üzerine güneş bulutun arkasından çıkarak yaşlı adama sıcacık gülümsemiş. Bu sıcaklığı gören yaşlı adam yüzünde bir hoşnutluk ifadesiyle paltosunu çıkarmış.

İddiayı kazanan güneş rüzgâra: "Dostluk ve nezaket her zaman zorbalıktan daha güçlüdür" demiş. 









Vaktin birinde bir derviş hocasına “Ayna olmak” kavramını tam olarak anlayamadığını söyler ve açıklamasını ister. Dervişin bu talebi karşısında hocası “Yarın sabah gün ağarmadan göl başına gel” der.

Ertesi sabah gün ağarmadan yola düşer derviş. Bir yandan da bu kadar erken saatte hocasının ne anlatacağını merak eder. Göl başında kendisini bekleyen hoca:

-   Evladım, senin iki göz bebeğinden birinde leke var. Hangisi olduğunu biliyor musun? 

-   Hocam ben çok küçük yaştan beri yanınızda tekkedeyim. Benim bildiğim tekkede hiçbir yerde ayna yok. Bu yüzde uzunca bir süredir göz bebeklerime bakamadım.

-   Şimdi gözlerini kapat ve hangi göz bebeğinde leke olduğunu söyle bana. Lakin doğruysa söyle. Eğer bilmiyorsan “bilmiyorum” de.

Daha sonra hoca cebinden çıkardığı küçük bir aynayı dervişin suratına tutar. Gözleri kapalı olan derviş lekeyi hissetmeye çalışır ama nafile.

-  Bilemiyorum

Birinci Ders: Bu dünyada kimse görmek istemeyenden daha kör değildir. Eğer biri görmek istemiyorsa ve gözlerini hakikate sıkı sıkı kapatmışsa ona ayna tutmak hiçbir işe yaramaz.

Hoca dervişe gözlerini açmasını ve başını yavaşça eğerek bir çamur birikintisine bakmasını ister. Derviş gözlerini açıp dikkatle çamur birikintisine bakar ama göz bebeklerini göremez.

İkinci Ders: Kendi temizlenmemiş kimse sana ayna olamaz. Etrafındaki insanların samimi bir gönül yolcusu olduklarından emin ol.

Derviş hocasını dikkatle dinlemektedir. Gölden bir kap temiz su alan hoca suyu dervişin önüne koyar. Derviş tam eğilip göz bebeklerine bakacakken hoca hırkasını dervişin başına örter. Derviş:

-  Hocam bütün güneşi kapattınız. Karanlıkta hiçbir şey göremiyorum.

Üçüncü Ders: Aşk olsun evlat, tabii göremezsin. Zihnin karanlığı kalbin aydınlığına gölge düşürürse netlik olmaz, ayna işlevini yitirir. Birine ayna tutmak için kalbini sevgiye açtığından emin olmalısın.

Nihayet hoca hırkayı kaldırır ve derviş göz bebeklerini görür. Lakin göz bebeklerinde leke yoktur.

-   Hocam ben hala lekeyi göremiyorum

-   Aslında göz bebeklerinden birinde leke yok evladım. İnsan zihinle baktığında kusur gönülle baktığında aşk görür. Kendimizle ilgili takıldığımız kusurların çoğu sahte aynaların bize gösterdiği yanılsamalardır. Bizim gerçeğimiz ve asıl gerçekler farklı olabilir. Bir ustanın çırağa karşı en büyük sorumluluğu çırağın kalbinde yatan bir usta olduğunu ona anımsatmaktır. Her insanın kalbinde hakikat gizlenmiştir. Bizim görevimiz o hakikate ayna olmaktan başka bir şey değildir.

Anonim bir sufi hikayesidir. 

 

Ben başaramamışsam sen de başaramazsın. 

Hatta başarmamalısın. Hiç uğraşma.



Sen de Yapamazsın

Nilay yeni başladığı işindeki bölüm arkadaşından duydu bu cümleyi. Şirketin kıdemli çalışanlarından biri olan iş arkadaşı, hevesle başladığı işinde bir kaç cümleyle tarumar etmişti motivasyonunu; “Yükseleceğim diye boşuna heveslenme. Bak ben kaç yıldır aynı pozisyonda çalışıyorum, hiçbir şey olduğu yok. Neticede mutsuz çalışıyoruz. Ben yapamadım, sen zaten yapamazsın.” Bu son cümle adeta beynine kazındı Nilay'ın; “Ben yapamadım, sen zaten yapamazsın.”

Nilay bu duruma maruz kalan pek çok çalışandan sadece bir tanesi.

“Ben yapamıyorsam sen de yapamazsın” “Ben başaramamışsam sen de başaramazsın” “Hiç uğraşma” "Deneme bile." Mesela;

  • Bu şirkette kariyer yapmak imkansız (çünkü ben yapamadım)
  • Yöneticiyle konuşmak mümkün değil (çünkü ben konuşmayı beceremedim)
  • Asla maaşına zam yapmazlar (çünkü benimkine yapmadılar)
  • Bakın, yanlış düşünüyorsunuz; (çünkü benim düşündüğüm gibi düşünmelisin) 
  • İş arkadaşlarınla sorunlarını konuşarak çözemezsin, hiç uğraşma (çünkü ben böyle çözemedim)
  • Müşteriyle uzlaşman olanaksız. Boş ver (çünkü ben uzlaşamadım)
  • Onunla iletişim kuramazsın. Ne gerek var çaba sarf etmene? (çünkü ben yapamadım) 
  • Ben de senin gibi idealisttim; kendi yarattığım ben vardı. Saçmaladığımı şimdi görebiliyorum. (Sen de saçmalama)

Yengeç Sepeti

Gel de “yengeç sepeti sendromu”ndan bahsetme:

“Kumsalda yürüyüş yapan bir adam avlanan bir balıkçının sepetinde bir sürü yengeç görür. Ama sepetin kapağı açıktır. Adam balıkçıya yaklaşır ve sorar: “Yengeçler kaçacak, neden sepetin için kapak kullanmıyorsun? Balıkçı rahat bir şekilde cevap verir: “Şu durumda kaçmaları imkansız, çünkü sepetin içinde bir çok yengeç var. Biri kaçmaya çalışsa diğerleri onu aşağı çekecektir. Ancak sepetin içinde tek bir yengeç olsaydı, o zaman haklı olurdun. Yengeç rahatça kaçabileceği için kapak kullanmam gerekirdi.”

Filipinliler arasında popüler olduğu söylenen bu kavram ne yazık ki kurumsal hayatta sık sık kendini gösteriyor. Haset ve kinle bezenmiş rekabetçi duygularla etrafındakileri aşağı çekmeye çalışanlar hiç de az değil. Merhamet ve empati yoksunu bu kişilerin kurbanı olmamak için birlikte vakit geçirdiğiniz kişilere dikkat edin.

 

Sürekli ve yoğun hissedilen korku ve kaygının insana zararı büyük.


Korona virüsü, belirsizlik ve kaygı adeta kol kola geziyor etrafımızda. Bir çok insandan aynı şeyleri duyuyorum: “Bundan sonra ne olacak?” “Ne zaman bitecek?” Pek çok kişi geleceğe dair netlik arayışı içerisinde. Bilim kurulunun bile salgının bitişi ile ilgili net zaman veremediği şu ortamda bu sorular sadece kaygılarımızı perçinleyip bizi çıkmaz sokağa götürür.

Siz Ne Yapabilirsiniz? 

Şu anda şikayet ve endişeyi kontrol altında tutup nasıl bir fayda yaratacağımıza odaklanmalıyız. Bu dönemde paniğe kapılmadan harika işler çıkaran, evlerinde neredeyse mucizeler yaratan insanlara selam olsun. Bakın neler yapıyorlar:


  • Maddi durumu müsait olanlar derneklere, vakıflara ve uzanabildikleri ihtiyaç sahiplerine maddi destek oluyorlar.
  • Evlerde maske üretiyorlar 
  • Evlerde yemek yapıp etraflarındaki ihtiyaç sahibi konu komşuya veriyorlar 
  • Çevrelerindeki 65 yaş üstü kişilerin alışverişlerini yapıyorlar 
  • Aslı astarı olmayan olumsuz içerikli WhatsApp mesajlarını yaymıyorlar 
  • Koçlar sağlık sektörü çalışanlarına ücretsiz çevrim içi koçluk ve danışmanlık hizmeti veriyorlar 
“Faydasız bir hayat erken ölümdür” diyen Goethe’ye tüm kalbimle katılıyorum. Yapabileceklerinizin sınırlarını sizin yetkinlikleriniz, niyetiniz ve yardım çabanız belirler. Yaşasın iyilik ve dayanışma.

Abartılmış Korku Zarar Verir

Yaşamı ele geçirircesine abartılı hissedilen korku ve kaygının insana zararı büyük. Buyurun kanıtı da İbni Sina’nın meşhur deneyinden gelsin:

“Aynı yaş ve kilodaki iki kuzu ayrı kafeslere konuluyor. İkisine de aynı bakım yapılıyor, aynı miktar besin veriliyor. Karşı kafese de bir kurt konuyor. Kuzular arasındaki tek fark şu; kuzulardan biri karşı kafeste olan kurdu görüyor, diğeri görmüyor. Aylar sonra kurdu gören kuzunun iyice zayıfladığı ve bitkin düştüğü görülüyor. Kurt kafesinde olmasına, kuzuya hiçbir zarar veremeyecek olmasına rağmen kuzu yaşadığı stres karşısında ölüyor. Kurdu görmeyen kuzu ise huzurlu olduğu için gayet besili bir şekilde yaşıyor.”

O halde gelin bu süreçte hep birlikte çarpıtılmış gerçeklerle uğraşmak yerine hizmet etmeyi, fayda yaratmayı tercih edelim.
Olay ve olgular her zaman akıl yürütmeyle ön gördüğümüz sonuçları doğurmayabilir. 


Bakış açımızla kurban ederiz bazen kendimizi. Hangi açıdan baktığımızın farkında olmadan, olaylara olgulara bakıp yorumlarız. Yaşadığımız acı ve sıkıntılara bakıp ne talihsiz olduğumuzu düşünürüz. Allah'ım neden ben diye hayıflanırız. Oysa bu konuda ne büyük derstir sufi şair Muhammed İkbal’in meşhur kömür ile elmas hikayesi.

Points Of You “The Coaching Game” kitabından konuyla ilgili bir hikaye gelsin öyleyse.


Acı

Batan gemiden kurtulan adam kimsenin yaşamadığı bir adaya sürüklenmişti. Her gün sabahtan akşama kadar Tanrı’ya onu oradan kurtarması için dua edip yalvarıyordu. Zavallı aç, yaralı adam, sabahtan akşama kadar gözünü ufuktan ayırmadan kendini kurtaracak bir gemi bekliyordu.

Sonunda kendine küçük bir kulübe yapmayı başardı ve içine kendisi ile birlikte adaya sürüklenen eşyaları koydu.

Bir gün adada yiyecek arayışındayken, kulübede yangın çıktı ve tüm kulübe içindekilerle birlikte yanıp gitti. Hatta yangın ağaçlara da sıçradı ve ormanın büyük bir kısmını da yaktı.

Adam “Tanrım, bunu bana nasıl yaptın? Bana felaket üzerine felaket yolluyorsun” diye sitem etti. Geceyi yakındaki bir mağarada geçirdi.

Sabah uyandığında bir geminin makinelerinin sesini duydu. Onu kurtarmaya gelmişlerdi.

“Benin burada olduğumu nasıl bildiniz?” diye sordu adam denizcilere.

“Yaktığın ateşi ve dumanını gördük” dediler.
İstiyoruz istiyoruz ama bir türlü olmuyor. Acaba gerçekten istiyor muyuz? İçimizdeki arzu ne boyutta?



Hayallerimize ulaşmayı, hedefleri tutturmayı, arzuladığımız yaşam biçimine kavuşmayı ve daha pek çok şeyi istiyoruz.

Peki istediklerimiz için bedel ödemeye hazır mıyız? Ne kadar bedel ödeyebiliriz? Vazgeçmeyen taş işçisi misali kaçımız sonuna kadar gitmeye hazır?

Şeyda Bodur’un kaleme aldığı, Portakalın Bilgeliği (www.portakalinbilgeligi.com) bloğundaki “Mistik Hikayeler” başlıklı yazıdan şu hikayeyi okuyun o halde: 

Vaktiyle bir kişi aydınlanmak (hidayete ermek) ister. Nasıl bir iştir, nasıl olacaktır? Ona sorar, buna danışır, derler ki, falanca köyde bir bilge var. Kimse bilmese bile O bilir. Heyecanla soluğu alır köyde, aranır taranır, bilge nehir kenarında gözleri yarı kapalı sessizlik içinde oturmakta.

Derdini anlatır, bilge huşû içinde dinler, sonrasında ne oluyor demeye kalmadan bilge kafasını tutuğu gibi suya daldırır, bizimkisi önce şaka sanır, sonra can havliyle çırpınır.

Ne zaman sudan çıkarılır kafası, kendisine gülümseyerek bakan bilgeyi görür;

“Ne düşündün suyun altındayken?”

“Nefes alabilmekten başka bir şey düşünmedim.”

Bilge yanıtlar; ”Ne zaman Tanrı aşkı için de aynı şekilde düşünürsün, Tanrı’dan başka bir şey düşünemezsin, gel o zaman sana anlatayım, şimdi değil” diye yanıtlar.

Yani öyle bir istemeli, öyle bir istemeli ki insan, gayrısı olmamalı. Kömürle elmasın hikayesinde yanan elmas misali, yana yana istemeli. Bu denli kuvvetli bir isteğin önünde ne durabilir ki?
Mutluluk saplantısı ile peşinden koştuğumuz, varımızı yoğumuzu verdiğimiz hayallerimiz gerçek olduğunda biz gerçekten mutlu olacak mıyız?


Bir zamanlar çok güzel bir kuş varmış. Bu, dünyanın en renkli ve en neşeli kuşuymuş. Kuş rengarenk ve kocaman kanatlarını açıp gökyüzünde süzülmeye başladığında tüm evren mest olur, hayran hayran onu izlermiş. Kuşun renkli kanatları havanın görünmez tenine latif dokunuşlar kondurarak gökyüzüyle ilahi bir dansa tutulurmuş. Kuş kanat çırptıkça renklerin neşesi tüm dünyaya yayılırmış. Kuş uçarmış, ağaçların dallarına konarmış ve keyifle yemişlerin tadına bakarmış. Gökyüzü kaydırağında kayarak süzülürmüş havanın ipek teninde. Rüzgar onun en sevdiği oyun arkadaşıymış. Mutlu, özgür, heyecanlı, canlı ve İKİ KANATLI bir kuşmuş bu.

Günlerden bir gün kuş kendine bir yuva yapmak istemiş. Yuvasını ormanın en yüksek ağacının, en yüksek dalına kondurmak istiyormuş. Hayal ettiği bu yuvayı yapmak için renkli kanatlarını birer birer yolmaya başlamış. Kuşun yuvası yavaş yavaş görünmeye başladıkça, neşesi de onu aynı yavaşlıkta terk etmiş. Sonunda yuva bitmiş ve kanatsız kuş renkli yuvasında yaşamaya başlamış. Dışarıdan bakılınca yuva muhteşem görünüyormuş. Öte yandan kuş artık ne uçabiliyor ne de kanatlarıyla gökyüzünün ipek tenine öpücükler kondurabiliyormuş. Kuş, renkli yuvasında oturup bir zamanlar gök yüzünde nasıl uçtuğunu hatırlıyor ve kederleniyormuş.

Not: Bu bir Afrika halk hikayesidir. Kaynak: Points of You-The Coaching Game, Efrat Shani, Yaron Golan 2005, s.34. (Yukarıdaki anlatım Nazlı Çevik Azazi’nin “Masal” adlı kitabından alınmıştır.)
Yine yeni bir yıl. Bu yılki yazılara bir hikaye ile başlayalım öyleyse. 


…..

Genç adam heyecanla mücevherci dükkanından çıktı. Nehrin diğer kıyısında anne ve babasıyla yaşamakta olan sevgilisine evlenme teklif etmeye gidiyordu. Elinde yeni almış olduğu yüzük, nehre doğru koştu ve taştan taşa atlamaya başladı. Fakat aniden ayağı kaydı ve elindeki kıymetli yüzük suya düştü.

Genç adam paniğe kapıldı ve telaşla yüzüğü aramaya başladı. Sağa sola baktı, taşları kaldırdı, elini çamura sokup karıştırdı ama yüzüğü bulamadı.

Nehri kıyısında oturan ve onu izleyen kişiler, onu rahatlatmaya çalıştılar. “Otur biraz, sakinleş, derin nefes al” dediler. Ama genç adam onlara aldırmadan yüzüğü aramaya devam etti. Kenardakiler yine seslendi: “Dinlen iki dakika, panik yapma, biraz sakinleş.”

Sonunda genç adam durdu ve bir kayanın üzerine oturdu kaldı. Yavaş yavaş genç adamın kaldırdığı çamur aşağı çöktü ve nehir eski pırıl pırıl haline döndü. Ve orada, tam ayağının ucunda yüzük parlamaktaydı. Genç adam usulca yüzüğü aldı ve sevinçle sevgilisine doğru yola koyuldu.

Not: Yazı Points of You kitabından alıntıdır. Bir Afrika halk hikayesidir.
Sonuçlar gözükmüyor diye hiç ilerleme kaydedilmiyor demek değildir. İlerleme içten içe sağlanır. 


Tüm Kuvvetinle Vur


Taş kesen işçi, koca bir kayayı nasıl yarar sizce? 

Önce koca bir balyozla başlar işe ve kayaya olabildiğince kuvvetle vurur. Onca kuvvetli vuruşuna rağmen ilk vuruşunda bir yonga bile ayrılmaz kayadan. Sonra pes etmeden, vaz geçmeden balyozu kaldırıp tekrar tekrar vurur kayaya. 100 kere, 200 kere 300 kere ama nafile, hiçbir etkisi olmaz.

Bunca vuruştan, yorgunluğundan sonra kayada bir çatlak bile meydana getirememiştir taş işçisi ama o yine de sürdürür vurmayı. Oradan geçen bazıları gülerler taş işçisinin haline, alay ederler. “Yapamazsın” “boşa kürek çekiyorsun” “boş iş” “bak hiç ilerleme olmuyor” diye söylenirler, alaycı gülerler, burun kıvırırlar. Hangisi kazanır dersiniz; etrafındaki yıldırıcı insanlar mı yoksa taş işçisi mi?

Vurmaya Devam 

Taş işçisi hiç aldırış etmez bu tavır ve söylemlere. Akıllıdır; sonuçlar gözükmüyor diye hiç ilerleme kaydedilmiyor demek değildir. İçten içe ilerleme sağladığını bilir ve her vuruşun kendisini sonuca bir adım daha yaklaştırdığını bilir. Etrafındakilerin olumsuz yaklaşımlarına inat taşın farklı noktalarına vurmayı sürdürür.

Belki 500üncü, belki 852nci, hatta belki de 9873üncü vuruşunda taş yalnız yonga vermekle kalmaz, ortadan ikiye ayrılıverir.

Taşı yaran o son vuruş mudur? Art arda indirilen darbelerin sürekli basıncı olmasa taş nasıl yarılır? 

Bir sonuca ulaşmayı ne kadar istiyoruz ve ne kadar istikrarlı çalışıyoruz? 

Not: Hikaye anonimdir.
Yeni doğmuş bir aslan yavrusu bir koyun sürüsü tarafından evlat edinildi ve kendi çocukları olarak büyütüldü. 

Yavru aslan büyüyüp genç bir aslan olduğunun hiç farkına varmadı. Tüm hayatı koyunlarla geçmişti, neye benzediğini de bilmiyordu. Otluyor, etoburlardan korkuyordu. Hatta koyunlar gibi ses çıkarıyor, kükremeyi bilmiyordu.

Bir gün daha yaşlı bir aslan, genç aslan ve koyun sürüsünü gördü ve gözlerine inanamadı. Koyunlar da diğer aslanı görünce hem koşmaya hem de korkuyla bağırmaya başladılar, genç aslan da onlarla birlikte bağırmaktaydı.

Yaşlı aslan sürüye zorlukla yetişti ve panik içinde olan genç aslanı yakalayıp bir kenara çekti. Genç aslan öleceğini sanmaktaydı ama yaşlı aslan ona “Bak oğlum” dedi “şu göle bak”. Genç aslan suya baktığında iki tane aslan gördü. Bir süre bu görüntüye baktı ve içinden bir kükreme geldi. Kükremesi ile dağlar taşlar inledi.

“Benden bu kadar” dedi yaşlı aslan. “Kendi "yarattığımız ben algısı" ile gerçek birbirinden farklı. Artık tek başınasın ve gerçekte kim olduğunu biliyorsun.”

*Bir Sufi hikayesi. Points of You kitabından alıntıdır.
Madem sevgililer günü haftası, o halde sevginin anlam ve önemini belirten bir menkıbe gelsin..


Sevgiyi Yaşayanlar

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: “Sevginin sadece sözünü edenlerle onu yaşayanlar arasında ne fark var? Anlatır mısın bize?

Aşk olsun size, tabii anlatırım. Bakın göstereyim” demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden gönle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş, arkasından da derviş kaşıkları denilen sapı bir metre boyunda kaşıklar. Tabii kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlarmış ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.

Bunun üzerine “Şimdi…” demiş ermiş. “Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.” Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş, oturmuş sofraya bu defa.

“Buyurun” denince her biri uzun saplı kaşığı çorbaya daldırıp karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbayı. H
er birinin yaptığı hoş bir yankı olarak kendisine dönmüş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan. 

“İşte” demiş ermiş. “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulur.

Bilir misin; öyle düşünceler vardır ki, önümüze kadar gelir, etrafımızda dolaşır, fakat bizi uykuda bulduğu için geldiği gibi dönüp gider.

Bilir misin; öyle düşünceler vardır ki, vahşi ve ürkek olur, fikir ormanlarında iken besili ve olgun, fakat avlanır avlanmaz vezni eksilen, kuşlar gibi muhayyileden(1) kalemin ucuna inen kısacık yola bile tahammül edemez, sakatlanır, bozulur!

Bilir misin; öyle düşünceler vardır ki, yol kenarında biten otlar gibi, her an ezilip çiğnenmek kaygısıyla titreşir, bekler ve biz, üstünde ufacık çiçeği, yahut sabahtan kalmış çiğ tanesiyle korkarak bekleyen bu otcağızın üstünden farkında olmadan yürüdüğümüz gibi, bu gelişecek yeri seçememiş fikri de aynı sert adımlarla ezip geçeriz!

Ah insan oğlunun ezip geçtiği, sade bunlar yalnız bunlar olsa…

1-Muhayyile: Hayal Kurma gücü ve yeteneği
*Kaynak: Ayverdi S. (2013). Dile Gelen Taş, Kubbealtı Yayınevi: İstanbul
İyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele edip duruyor.


Siyah ve Beyaz Köpek

Yaşlı Kızılderili reis kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az önde birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyordu.

Köpeklerden biri beyaz biri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli, o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı. Dedesinin sürekli gözü önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli görünürken niye öbürünün de olduğunu, hem niye renklerinin birinin siyah diğerinin beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine, yaşlı reis bilge bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı:

Mücadele

“Onlar” dedi “Benim için iki simgedir evlat.”

“Neyin simgesi?” diye sordu çocuk.

“İyilikle kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele edip duruyor. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.”

Çocuk sözün burasında, mücadele varsa, kazananı da olmalı diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorularla bir yenisini sordu:

“Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?” Bilge reis derin bir gülümsemeyle baktı torununa:

Aşk olsun evlat, bunu bilemeyecek ne var. Ben hangisini beslersem o kazanır.”

Not: Hikaye anonimdir.


Hafta sonu gölde balık tutan genç bir adamın oltasına, her zamankinden farklı türde bir balık takılır. Ayrıca balık konuşmaya başlayınca genç adamın şaşkınlığı iyice artar.

Balık: “Eğer yaşamama izin verir, tekrar göle dönmemi sağlarsan üç dileğini yerine getireceğim” der.

Şaşkınlığını üzerinden atmaya çalışan delikanlı: “Sadece üç dilek mi?” diye sorar. "Ben var ya ben pazarlıkla neler neler alırım bu balıktan" diye geçirir içinden ve devam eder konuşmasına: "Anlaşma yapalım, sen benim beş dileğimi yerine getir, ben de seni tekrar arzuladığın yaşama göndereyim.”

“Kusura bakma dostum,” der balık “sadece üç dileğini yerine getirebilirim.”

Genç adam anlaşma yapmakta ısrarlıdır, dilek sayısını artırmaya çalışıyordur. “Pekala,” der "madem ki beş dileğimi yerine getiremiyorsun dört olsun öyleyse.”

Balık bu defa bitkin ve cılız bir sesle konuşur. “Üç dilek, başka yok.”

Bu kez genç adam düşünmeye başlar, üç dilek mi tutmalı, yoksa dört dilekte ısrarcı mı olmalı, gölde başka konuşan balık varsa onları da yakalayıp dilek sayısını mı arttırmalı.

Genç adam nihayet kararını verir. “Pekala, sen kazandın konuşan balık, üç dilek tutmayı kabul ediyorum.”

Fakat onun bu sözlerine balık karşılık veremez. Genç adam sepete baktığında geç kaldığını ve balığın çoktan yaşamını yitirdiğini görür. 

Bizim gerçeğimiz ve asıl gerçekler birbirinden farklı olabilir. Öyle düşünceler vardır ki, geldiği gibi dönüp gider. Hayat bize fırsatlarını sunar. Yeter ki onlar için hazırlıklı olalım.

Not: Hikaye anonimdir
Ben yıllarca karanlıklara, acılara, çilelere sabrettim. Metanetle bekledim, gün yüzü görmedim. İşte budur parıltımın sebebi.



Bir yanda sabır, öte yanda acelecilik; hangisi kazanır, hangisi kıymetli olur?

Nedir Seni Üstün Kılan?

Bir gün kömür elmasa demiş ki: "Ey parıltı vadisinin sultanı, biz arkadaşız. Neyimiz varsa aynıdır. Özümüz birdir. Ama ben karanlık yüzlüyüm, mahzenlerde, madenlerdeyim, ezilip ateşe veriliyorum. Halime ağlamak lazım, kapkarayım. Seninse yüzünden dilinden parıltılar güzellikler fışkırıyor. Bakan bir daha bakıyor ışıltına. Kralların tacında tahtındasın, gerdanlıklarda, yüzüklerde süs ediliyorsun. Nedir farkımız? Nedir seni benden üstün yapan? Nedir seni gözlere gönüllere cazip kıldıran?" Bunun üzerine elmas şöyle der:

Yıllarca Yandım

"Demek benim gibi olmak istiyorsun, aşk olsun 
o halde. Ben yıllarca karanlıklara, acılara, çilelere sabrettim. Metanetle bekledim, gün yüzü görmedim. Güneşin yüzüne hasret diplerde senelerce basınçlar, sıcaklıklar, ateşler altında yandım. Yüreğimin ışığıyla aydınlandım, bekledim sabrettim. "Allah'ım neden ben" diye isyan etmedim. O sabrın iksiriyle arındım. Geçirdiğim değişim çarem oldu. İşte budur parıltımın sebebi. Sen ise toprağın üzerinde hiç acı çekmeden oluştun. Elmas olmak istiyorsan şayet, yan, acılarla piş ve sabret."

Not 1: Hikaye sufi şair Muhammed İkbal'e aittir.
Not 2: Elmaslar yerin yaklaşık 150-160 km. altında dünyanın manto tabakasında oluşur; yer kürenin kabuğuyla süper sıcak çekirdeğinin arasındaki katmanda. Elmasın özü olan karbon aşırı basınç ve ısı altında elmasa dönüşür. Kömüre ise 3-3,5 km. derinlikten sonra rastlanmaz.
Yaşadığımız pek çok olayın / problemin zemininde de bu yatmıyor mu: bakış açısı. Aynı olaya bakıp farklı yorumluyoruz, çünkü olayları olduğu gibi değil, olduğumuz gibi yorumluyoruz.


Küçük Bir Hikaye


Bir ayakkabı fabrikası sahibi işini genişletmeye ve yeni pazarlara açılmaya karar vermiş. İki üst düzey yöneticisini Asya’da farklı ülkelere göndererek pazar hakkında bilgi toplamalarını istemiş.

Haftalar süren bir deniz yolculuğundan sonra bu kişilerden biri varış noktasına varmış, gemiden inmiş ve gördüklerinin karşısında şaşırıp kalmış: Orada yaşayanların hiçbiri ayakkabı giymiyormuş. Hatta ayakkabı nedir bilmiyorlarmış.

Derhal patronuna şöyle bir telgraf çekmiş: “Geldim ve gördüm. Ayakkabı hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Bu insanlara bir çift bile satamayız. Hemen dönüyorum.”

İkinci yönetici de haftalar süren bir deniz seyahatinden sonra başka bir Asya ülkesinde gemiden inmiş. O da gözlerine inanamamış. Hiç kimse ayakkabı giymiyormuş ve ayakkabı diye bir şey duymamış. O da patrona bir telgraf çekmiş ve şöyle yazmış: “Geldim. Burada ayakkabı hakkında bir şey bilmiyorlar. Potansiyel müthiş, pazar verimli. Her yıl milyonlarca çift satabiliriz. Ben görüşmelere başladım bile.”

Karşımıza çıkan fırsatlar beklemez. "Bunun gönlü olsun, ruh durumu düzelsin, biraz da zaman geçsin" demez. Yani öyle düşünceler vardır ki zihnimizin içinden geçen, bizi orada bulamazsa çekip gider. 

Farkında mıyız?

Belki farklı yerlerde de okuduğunuz bu hikayeyi “Points of You” The Coaching Game kitabının Bakış Açısı kartının açıklama kısmından aldım.

Yaşadığımız pek çok olayın / problemin zemininde de bu yatmıyor mu: bakış açısı. Aynı olaya bakıp farklı yorumluyoruz, çünkü olayları olduğu gibi değil, olduğumuz gibi yorumluyoruz. Ve fakat kritik soru şu ki; bakış açımızın farkında mıyız? Herkes kendi gerçeğini konuşup anlatırken, siz kimi dinliyorsunuz?

Points of You bize bunu fark ettirecek harika bir oyun. Dışarı baktığımız pencerenin sadece bizim penceremiz olduğunu, herkesin farklı bir penceresinin olduğunu, hem pencereleri genişletmenin hem de farklı pencerelerden bakmanın mümkün olduğunu eğlenceli bir şekilde bize gösteriyor.

Farklı bakış açılarından bakmanın problemlere çözüm getirip bizi rahatlatmasının yanı sıra, yaratıcılığı artırdığı da bilinen bir gerçek. People Management dergisinin 20 Ekim 2017 tarihli Hayley Kirton tarafından kaleme alınan yazısında da farklı bakış açılarının yaratıcılığı nasıl beslediğine değinilmiş. 

Kapanış sözünü Henry Ford’a verelim: “Eğer hayatta büyük başarı elde etmenin bir sırrı varsa, bu; kendinizi karşınızdaki kişinin yerine koymaktan ve hem onun bakış açısını hem kendi bakış açınızı bilmekten geçer.”
Hayır, bunalımda değilsin; sadece dalgınsın. İçindeki hayatın dalgınlığı bu. Ve seni çevreleyen hayatın dalgınlığı.

 

Kardeşinin düştüğü yere sakın düşme; bir insana üzüleceğine, dünyada 6 milyar insanın yaşadığını düşün.

Hem sonra, yalnız yaşamak o kadar da kötü bir şey değil. Örneğin ben tek başıma yaşıyorum. Ne yapmak istediğime tek başıma karar veriyorum ve yalnızlığım sayesinde kendimi tanımayı öğrendim ki yaşamak için bu çok önemli.

Babanın 70 yaşına gelince kendini yaşlı hissettiği için düştüğü yere düşme. Baban Musa'nın 80 yaşında kavmine rehberlik etmeye başladığını ve Rubinstein'ın 90 yaşında Chopin'i yorumladığını unutmasın.

Hayır, bunalımda değilsin; sadece dalgınsın. O nedenle de bir şeyler yitirdiğini sanıyorsun. Oysa bu imkansız, çünkü sahip olduğun her şey sana verildi. Başındaki tek saç kılını bile kendin uzatmadın, o nedenle hiçbir şeyinin sahibi değilsin. Üstelik hayat senden bir şeyler alıp götürmüyor, seni bir şeylerden kurtarıyor. Daha yükseklere uçabilmen, mükemmelliğe ulaşabilmen için seni hafifletiyor. Beşikten mezara kadar hep okuldayız, senin sorun dediklerin aslında gördüğümüz dersler.

Hayır, kimseyi yitirmedin; ölen sadece bizden biraz önce gitti, orada hepimiz buluşacağız. Üstelik, sevginin en güzel yanı, onun hep kalbinde olması.

Sevdiğini yapan başarmaya mahkumdur. O başarı da vakti saati gelince ortaya çıkacaktır,
çünkü orada olması gerektiği an kendiliğinden orada olacaktır. Hiçbir zaman zorunluluktan ya da illa birini memnun edeyim diye yapma; sevdiğin için yap. O zaman keyif içinde yaşayacaksın ve o keyifle her şey mümkün olacak. Ve de hiç çaba harcamayacaksın. Çünkü hayatın doğal gücü seni harekete geçirecek.

Tanrı sana bakmanla yükümlü tuttuğu bir insan verdi. O insan sensin. Önce kendini özgür ve mutlu kılmalısın ki, sonra başkalarıyla gerçek hayatı paylaşabilesin. Kendinle barış, aynaya bak orada gördüğün insan Tanrı'nın eseridir. Hemen o an mutlu olmaya karar ver, çünkü mutluluk bir kazanımdır.

Üstelik mutlu olmak bir hak değil görevdir; çünkü sen mutsuz olursan, seni sevenleri de üzersin.

Sevinmek için o kadar çok fırsat var ve dünyadaki yolculuğumuz o kadar kısa ki, acı çekmek zaman kaybından başka bir şey değil.

Kansere ya da AIDS'e yakalanırsan ortaya iki sonuç çıkabilir ki ikisi de geçerlidir: O kazanırsa, seni acıkarak, üşüyerek, uykusu gelerek, 'Canım çekti, haklıyım, şüphelerim var' gibi vıdı vıdılarıyla sana eziyet çektiren bedeninden kurtarır. Yok, sen kazanırsan, daha alçakgönüllü, daha müteşekkir olursun ve bu da seni kolayca mutlu eder.

Hayır, bunalımda değilsin; sadece şaşkınsın. Sana ihtiyacı olan çocuğa yardım et ki, o çocuk da oğlunun yol arkadaşı olsun. Yaşlılara yardım et ki, sen yaşlandığında gençler de sana yardım etsinler. Ölçüsüz ver; göreceksin, karşılığında ölçüsüz alacaksın.

Sevginin objesine hatta sevginin kendisine dönüşecek kadar sev. Ve birkaç cinayetin, birkaç intiharın dengeni bozmasına izin verme; İYİ ÇOĞUNLUKTADIR AMA SESSİZ OLDUĞU İÇİN FARK EDİLMEZ.

BİR BOMBA BİR OKŞAMADAN DAHA ÇOK GÜRÜLTÜ ÇIKARIR AMA HER BOMBA İÇİN HAYATI BESLEYEN MİLYONLARCA OKŞAMA VARDIR.


Not: Arjantin’li halk ozanı ve şarkıcı Facundo Cabral’in yazısından alıntıdır.
Aralıkta bir hışım oluşturulan yeni yıl dilekleri, hedefler, yapılacaklar listeleri Ocak ayında yavaş yavaş askıya alınıp, Şubat’ta neredeyse unutulur ya hani. Yılın ilk yazısı bu konuyla ilgili olsun istedim. Dileklerimize, hedeflerimize sahip çıkacağımız, güzel seslerle yankılanan bir yıl olması umuduyla..

Yaşamın Yankısı

Bir zamanlar bir babayla oğlu dağlık bir bölgede yürüyüşe çıkmışlardı. Bir ara nasıl olduysa çocuğun ayağı kaydı ve incindi. Çocuk acıdan bağırdı:

“Aaahhh!” Karşı dağlarda yankı yapan sesi geri döndü: “Aaahhh!”

Daha önce böyle bir durumla karşılaşmamış çocuk bu kez: “Sen kimsin?” diye sordu.

Cevap gelmekte gecikmedi: “Sen kimsin?”

Sinirlenen çocuk: “Sen bir korkaksın!” diye bağırdı.

Dağdan, “Sen bir korkaksın’” yanıtını aldı.

Bu olanlara bir anlam veremeyen çocuk babasına dönerek neler olduğunu sordu. Onun gülümsediğini gördü. Babası “Şimdi dikkatlice beni izle oğlum” dedi ve yüksek sesle bağırdı: “Hayatı çok seviyorum!”

Karşı dağlardan aynı ses geldi: “Hayatı çok seviyorum!”

Baba: “Sana hayranım!”

Yankı: “Sana hayranım!”

Baba: “Sen harikasın!”

Yankı: “Sen harikasın!”

Çocuğunun şaşkınlığının daha da arttığını gören baba, ona durumu şöyle açıkladı: “Bu yankı adı verilen bir tabiat olayıdır. Ama hayatı da çok iyi anlatır. Yani yaşamdan ne istiyorsan, önce onu sen vermelisin. Verdiklerin aldıkların olacaktır. Tatlı sözler, tatlı yankılar oluşturur. Sevilmek istiyorsan, önce sen sevmelisin. Saygı istiyorsan, önce sen saygı duymalısın. Anlayış bekliyorsan, bunu önce sen göstermelisin. İyilik istiyorsan önce sen iyi olmalısın.

Yani yaşamda neyle karşılaşmak istiyorsan, yankısını oluşturabilmek için bunu önce sen yapmalısın.

Kaynak: Alıcı A. (2004). Hayata Yön Veren Öyküler, Epsilon Yayıncılık: İstanbul.