son yazılar
Çalışanın katılacağı eğitim programına yöneticisi tarafından ileri sürülen ‘iş yoğunluğu’ ve ‘acil durum’ gibi nedenlerle yarım yamalak katılmasının, ne firmaya ne çalışana ne de bölüme doğru dürüst faydası vardır. 


Ayla: Ahmet bey, benim yarın eğitimim var biliyorsunuz, ofiste olmayacağım.

Müdür: Ama yarın bizim müşteri ziyaretimiz var.

Ayla: Bunu size önceden söylemiştim. 2 günlük eğitimin yarın ilk günü.

Müdür: Biliyorum da, müşteri beklemez. Şöyle yapalım o zaman; sen sabahtan öğlene kadar katıl, sonra çıkıp müşteri ziyaretine gidersin.

…………………….

Müdür: Melis sen yarın bu eğitime katılmasan olmaz mı?

Melis: Ama kaydımı yaptırdım, size de bilgisini verdim çok önceden.

Müdür: Biliyorum bana bilgi verdin de, çok işimiz var.

Melis: ???

Müdür: O zaman sen şimdilik git. Ama ben seni her aradığımda ulaşıp konuşabileyim. Gözün telefonda olsun.

……………........

Müdür: Hakan hemen gelir misin, bir toplantımız var.

Hakan: Berk bey ben üst katta toplantı odasında eğitimdeyim biliyorsunuz.

Müdür: Biliyorum da acil bir toplantımız çıktı.

Hakan: Ama eğitimi kaçırırım.

Müdür: 2 saat falan sürer en fazla. Sonra tekrar katılırsın.

……….............

Müdür: Serkan bu raporun yarın öğlene kadar benim elimde olması gerekiyor.

Serkan: Mert bey şu anda saat 16:00. Yarın da benim eğitimim var biliyorsunuz. Öğlene kadar elinizde olması için benim yarın sabahtan eğitime gitmeden bu raporu hazırlamam lazım.

Müdür: Hımmm. O zaman şöyle yapalım, sen eğitime git katıl, arkalara bir yere otur, raporu hazırla. Böylece hem duyabildiğin kadar eğitimi yakalamış olursun, hem de raporu hazırlarsın.

………..............

Çalışanın, katılacağı eğitim programına yöneticisi tarafından ileri sürülen ‘iş yoğunluğu’ ve ‘acil durum’ gibi nedenlerle yarım yamalak katılmasının ne firmaya ne çalışana ne de bölüme doğru dürüst faydası vardır. 


İster yönetici tarafından kasıtlı olarak ‘zalimin zulmü’ niteliğinde, isterse kasıtlı değil de beceriksizlikten yapılsın, her iki durumda da eğitim için harcanan para tam anlamıyla karşılık bulmaz ve eğitimden alınan verim düşer.

Tüm bunların yanı sıra, çalışanın yöneticisi yüzünden eğitim programına bölük pörçük katılmak durumunda kalması, firmanın ve yöneticinin öğrenmeye ve gelişime verdiği değerin derecesine dair önemli mesajlar içerir.
Uyku ihtiyacınızı karşılamadığınızda bu durum sizin günlük çalışma temponuzu nasıl etkiliyor?


Herkese Eşit Zaman


Bir yanda yapmak zorunda olduklarımız, bir yanda yapmayı istediklerimiz var. İkisi de çekiştirip duruyor. E iyi de zaman lastik değil ki, belirli günlerde çekip azıcık uzatalım. 


“Ah canım kıyamam, demek sen bunları yapmak istiyorsun ve şunları da yapmak zorundasın. Al öyleyse benden sana bu hafta boyunca her güne fazladan iki saat. Haydi güle güle kullan bakalım” deyip bize torpilli davranmıyor ki zaman. Ne yaparsak yapalım bir gün içinde bize verilen saat belli. Hal böyle olunca fazladan zaman yaratmak için başlıyoruz uykudan tırtıklamaya. 

Farklı Uyku İhtiyaçları

Bireysel uyku ihtiyacı kişiden kişiye değişse de yetişkinler için günde ortalama 7 saat civarı uyku tavsiye ediliyor. Acaba kaç kişi bu ihtiyacı doğru dürüst karşılıyor? Daha da önemlisi günlük uyku ihtiyacınızı karşılamadığınızda bu durum sizin, günlük çalışma temponuzu nasıl etkiliyor? 

Uyku yoksunluğunun kişinin yaşantısına etkileri bir hayli fazla. Kısa vadedeki sonuçları içerisinde algılama zorluğu, bozulmuş ruh durumu, stresle baş etmede güçlük sayılabilirken, uzun vadedeki sonuçları arasında bağışıklık sisteminde çökme, hafıza sorunları, kilo kaybı sayılabilir. Uyku azlığının uzun vadede sebep olduğu sonuçlara depresyon, felç, kalp sağlığı problemleri ve Alzheimer riskini artırmasını da ekleyebiliriz. Daha ne olsun?

Günde 3-4 saat uykuyla yetinenler var, ama bir hayli azınlıkta olduklarını biliyoruz. Ayrıca vücuda gereğinden fazla alınan her gıda gibi bünyenin beklediğinden fazla uyumanın zarar verdiğini de biliyoruz.

Hafta içi akşamları yaşamı kaçırmamak adına iş çıkışına tüm sosyalleşme programlarını koyanlar, sabah çoğunlukla kronik yorgunluk ve uykusuzlukla güne merhaba diyor.


Bir yanda geceleri dopdolu bir program ve uykusuzluk, öte yanda sınırlı hafta içi gece programları ve dinlenmiş vücut. Ne dersiniz, hangisi kazanır? 

Herkes kendi ritmine göre karar verecek buna. Ama şu soruyu da göz ardı etmemek gerek; metabolizmanın ihtiyacından çok daha az uykuyla, ertesi sabah yorgun argın düşük enerjiyle çalışmaya başlamak, bir de üstüne üstlük yaratıcı, verimli ve yüksek performans sergilemeye çalışmak, biraz da kendimizi kandırmak değil mi?

Yeni doğmuş bir aslan yavrusu bir koyun sürüsü tarafından evlat edinildi ve kendi çocukları olarak büyütüldü. 

Yavru aslan büyüyüp genç bir aslan olduğunun hiç farkına varmadı. Tüm hayatı koyunlarla geçmişti, neye benzediğini de bilmiyordu. Otluyor, etoburlardan korkuyordu. Hatta koyunlar gibi ses çıkarıyor, kükremeyi bilmiyordu.

Bir gün daha yaşlı bir aslan, genç aslan ve koyun sürüsünü gördü ve gözlerine inanamadı. Koyunlar da diğer aslanı görünce hem koşmaya hem de korkuyla bağırmaya başladılar, genç aslan da onlarla birlikte bağırmaktaydı.

Yaşlı aslan sürüye zorlukla yetişti ve panik içinde olan genç aslanı yakalayıp bir kenara çekti. Genç aslan öleceğini sanmaktaydı ama yaşlı aslan ona “Bak oğlum” dedi “şu göle bak”. Genç aslan suya baktığında iki tane aslan gördü. Bir süre bu görüntüye baktı ve içinden bir kükreme geldi. Kükremesi ile dağlar taşlar inledi.

“Benden bu kadar” dedi yaşlı aslan. “Kendi "yarattığımız ben algısı" ile gerçek birbirinden farklı. Artık tek başınasın ve gerçekte kim olduğunu biliyorsun.”

*Bir Sufi hikayesi. Points of You kitabından alıntıdır.


Neymiş efendim, kuvvetsizmiş, yük taşıyamazmış, ağır şeyleri kaldıramazmış. Var ya, senin asla tahmin edemeyeceğin yükleri kaldırır ve taşır. Koskoca evin yükünü taşır misal, hastalıkları, çocukları, hayatı sırtında taşır. Yokluğu taşır kalbinde, aldatılmayı taşır. Parasızlığı taşır; çocuğuna yok diyebilmenin, alamayız, gidemeyiz demenin acısını taşır yüreğinde.

Neymiş efendim tamirat yapamazmış; ah keşke bir görebilsen onardıklarını, şaşar kalırsın. Bin parçaya bölünmüş kalbini onarır. Mili milyon katreye ayrılmış yüreğinin sırçalarını birleştirip onarır. 


Bakma tarlada çalışıp toprakla uğraşmaktan nasırlaşmış ellerine. Kırışmış tenine, dökülmüş dişlerine inat, narin ve nazenindir ruhu aslında, hiç tahmin edemeyeceğin şekilde.

Marifet iltifata tabiymiş. Sıfır iltifata ve her türlü horlanmaya rağmen, yaptıkları madalyalık değil midir? Hayatındaki her türlü hakarete, değersiz sayılmaya, yok sayılmaya maruz kalarak yarattığı mucizelere ne diyeceksin peki? Kocasının, babasının veya bir aile büyüğünün baskı ve şiddetiyle bir yandan evini çekip çevirip, bir yandan çocuklarını büyüten, üstüne üstlük bir yandan da çalışmasına ne diyeceksin? Bir erkeğin elinde can verirken 
gerçekleştirdiklerini görmeyecek misin? Bundan ala marifet gördün mü sen? 

Neymiş efendim, futbol oynasa kafa atamazmış. Sen onun iş yaşamında karşısına çıkan cam tavanlara nasıl kafa attığına bir baksana. 


Korkakmış. Gel külahıma anlat. Asıl korkak görmek istiyorsan evde kadına küheylan kesilip, dışarıda tribünlere beyefendi kesilenlere bak.


Bünyesi fazla hassasmış, hemen hasta oluverirmiş. Yok canım, hassas arıyorsan uyduruktan bir nezleyle yıkılıp evde yorgan döşek yatarken, bir yandan da sağı solu telefonla arayıp ballandıra ballandıra hastalığını anlatanlara bak sen önce. Hastayken hem çocuklarıyla hem evin işleriyle hem işten gelen mesajlarla ilgilenmek, kadın dışında hangi yiğidin harcı? 

Sorunları, dertleri, dırdırı hiç bitmezmiş. Asıl dert dinlemek istiyorsan git bak sığınma evlerindekiler neler anlatıyor, dinle onları. "Bu sorunlar ne zaman çözülecek" diye bakan gözlerinin içine baka baka dinle?  

Fazla alınganmış nihayetinde. Sen tüm bu koşullarda bu mucizeleri gerçekleştir de gel ondan sonra konuşalım seninle şu kırılganlık meselesini. 

Kadın… 


Şems’in dediği gibi “Bilmeyene nefs, bilene nefes”tir kadın…









Madem sevgililer günü haftası, o halde sevginin anlam ve önemini belirten bir menkıbe gelsin..


Sevgiyi Yaşayanlar

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: “Sevginin sadece sözünü edenlerle onu yaşayanlar arasında ne fark var?

“Bakın göstereyim” demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş, arkasından da derviş kaşıkları denilen sapı bir metre boyunda kaşıklar. Tabii kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlarmış ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.

Bunun üzerine “Şimdi…” demiş ermiş. “Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.” Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş, oturmuş sofraya bu defa.

“Buyurun” denince her biri uzun saplı kaşığı çorbaya daldırıp karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbayı. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.

“İşte” demiş ermiş. “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulur.

Bilir misin; öyle düşünceler vardır ki, önümüze kadar gelir, etrafımızda dolaşır, fakat bizi uykuda bulduğu için geldiği gibi dönüp gider.

Bilir misin; öyle düşünceler vardır ki, vahşi ve ürkek olur, fikir ormanlarında iken besili ve olgun, fakat avlanır avlanmaz vezni eksilen, kuşlar gibi muhayyileden(1) kalemin ucuna inen kısacık yola bile tahammül edemez, sakatlanır, bozulur!

Bilir misin; öyle düşünceler vardır ki, yol kenarında biten otlar gibi, her an ezilip çiğnenmek kaygısıyla titreşir, bekler ve biz, üstünde ufacık çiçeği, yahut sabahtan kalmış çiğ tanesiyle korkarak bekleyen bu otcağızın üstünden farkında olmadan yürüdüğümüz gibi, bu gelişecek yeri seçememiş fikri de aynı sert adımlarla ezip geçeriz!

Ah insan oğlunun ezip geçtiği, sade bunlar yalnız bunlar olsa…

1-Muhayyile: Hayal Kurma gücü ve yeteneği

*Kaynak: Ayverdi S. (2013). Dile Gelen Taş, Kubbealtı Yayınevi: İstanbul
Eğer çocuklarımız ilk okul sıralarından itibaren karnenin sol tarafındaki yetkinlikleri ve değerleri öğreniyor ve en yüksek notlarla değerlendiriliyor ise, neden iş yaşamında hala bu konularda eğitime ihtiyaç duyuluyor?


Hangi Dersler Önemli? 

Bugün karneler alınıyor. Okullu çocuklarımız dört gözle bekledikleri yarı yıl tatillerine kavuşuyor nihayet.

Çocuklar tüm okul başarılarını veya başarısızlıklarını karnenin sağ tarafındaki notlara göre algılıyor. Üstelik karnenin sağ tarafına odaklanan yalnızca çocuk değil, anne babalar da bu tarafa bakarak yorumluyor çocuğun performansını.

Okullarımızın büyük çoğunluğunda mesaj nettir: önemli olan matematik, fen, türkçe, sosyal bilgilerdir. Karnenin sağ tarafında aynı grupta bulunan resim, beden eğitimi, müzik gibi branş derslerinden alınan notlar bile pek ilgi çekmez. Varsa yoksa matematik, türkçe, fen, sosyal. Yabancı dili de atlamamak gerek. Artık bir değil, iki yabancı dil bilmenin gerekliliğine inanıyor velilerin çoğu. "İki yabancı dil bilince bütün kapılar açılıyor mu" diye sormuyor hiç kimse. Karnenin sol tarafındaki beceriler ise nasılsa en yüksekten değerlendirilmiştir, oraya bakmaya bile gerek yoktur.  

Karnesinin sol tarafındaki kriterlerden zayıf not alıp bütünlemeye kalan veya sınıf tekrarı yapan çocuk duydunuz mu? Mesela velilerin çocukları hakkında şöyle konuştuklarını duydunuz mu: “Bizimki iletişim ve sosyal etkileşimden bütünlemeye kaldı” “Biz de takım çalışması ile ilgili ders aldırıyoruz bu yıl” Kulağa komik geliyor değil mi? Velev ki öğretmen sol taraftaki bir yetkinliğe düşük puan verdi, bu düşük notun ne öğrenci ne de ebeveyn nezdinde bir değeri yoktur zaten.  

Biliyorum; lise ve üniversite giriş sınavlarında karnenin sol tarafından soru çıkmayacak ama iş yaşamında işe alım, terfi, kariyer planlama, performans değerlendirme gibi birçok alanda karnenin sol tarafı kritik önem taşır.

Eğitimler

Kurumların çalışanlarına verdikleri eğitimler de hep bu yöndedir. Gelin hep birlikte firmaların aldığı eğitim ve konu başlıklarına şöyle bir bakalım; “Etkili İletişim Kurma Becerileri” “Kişisel Farkındalık” “Kişisel Gelişim” “Koçluk Çalışmaları” “Kendini Gerçekleştirmek” “Kurum Kültürü” “Takım Olabilmek” “Problem Çözme Becerisi” “Zor İnsanlarla Başa Çıkabilme Becerisi” “Stres ve Öfke Yönetimi” “Zaman Yönetimi” “Çatışma Yönetimi”

Şimdi de hemen hemen tüm çocukların en yüksek notla değerlendirildiği karnenin sol tarafına bir bakalım;

  •       Okul kültürüne uyum
  •       Kendini tanıma
  •        İletişim ve sosyal etkileşim
  •       Ortak değerlere uyma
  •       Çözüm odaklı olma
  •       Takım çalışması ve sorumluluk
  •       Verimli çalışma
İçerik olarak neredeyse bire bir örtüşüyor. Eğer çocuklarımız ilk okul sıralarından itibaren bu yetkinlikleri ve değerleri öğreniyor ve bu alanlarda en yüksek notlarla değerlendiriliyor ise, neden iş yaşamında hala bu konularda eğitime ihtiyaç duyuluyor?  

Karnenin sol tarafı sadece iş yaşamı için değil, hayatın her alanında; özel, sosyal ve aile yaşamı için de çok önemli değil mi?

Katıldığım bir seminerinde Prof. Dr. Ziya Özel “Şu anda benim için okul = insanat bahçesi” demişti. Çok sarsıcı bir tanımlama.

Okullarımızda karnenin sağ tarafına verilen önem kadar, sol tarafındaki değer ve yetkinliklere, resime, müziğe, spor faaliyetlerine, çocuklarımızın kendi kapasitelerini geliştirmelerine, yaratıcılıklarına ve hayal kurmalarına yönelik çalışmalar yapıldığında, insanat bahçesinden okula doğru bir dönüşüm olacaktır sanırım.


Hayattaki tek amacının mutlu olmak olduğuna inandırılarak büyütülmüş bir çocuğun, yetişkin olduğunda, sorumluluk alması gerektiğinde, aile kurduğunda, çalıştığında karşılaşacağı sorunları bir düşünsenize. 



Peşinden Koşanlar


Herkes mutluluğun peşinde, 7’den 70’e. Gerçi “Bir sen bir ben bir de bebek” “Evli mutlu çocuklu” gibi formüller açıklanmıştı ama sanırım bunlar da yeterli değil ki, evli ve çocuklu olanlar da mutsuz olabiliyor.

Ebeveynler var gücüyle çalışıyor çocuklarını mutlu etmek için. Adeta bir hayat amacı dayatılıyor çocuklara; “Hep mutlu ol yavrum” “Yalnızca senin mutluluğun önemli” “Senden tek isteğim mutlu olman.

Hayattaki tek amacının mutlu olmak olduğuna inandırılarak büyütülmüş ve bu gaye ile ailenin sadece refahına ortak edilip her türlü üzüntüsünden, sıkıntısından uzak tutulmaya çalışılmış bir çocuğun, yetişkin olduğunda, sorumluluk alması gerektiğinde, aile kurduğunda, çalıştığında karşılaşacağı sorunları bir düşünsenize.

Mutlu edilme pahasına bir dedikleri iki edilmeyen, daima istekleri karşılanmış veya karşılanmaya çalışılmış, başkası için bir şey yapmanın, hizmet etmenin, çalışmanın zevki tattırılmamış, mutlu olma saplantısıyla adeta bencilce yetiştirilmiş bu insanların hayatlarına yazık değil mi? Gerçekte kim olduğunu bilmenin, anlamaya çalışmanın da önüne konulmuş 'yeter ki mutlu ol' dayatması, kimi tatmin edebilmiş bu hayatta?

Bir ilişkiyi önce ve daima kendi mutluluğu üzerine kuran insan eninde sonunda mutsuzluğa mahkum değil mi? İster aşk ilişkisi ister arkadaşlık dostluk ilişkisi, isterse iş ilişkisi olsun.

Mutluluğu Aramak

Mutluluğu aramak ise ayrı bir dert. Ateş böceği misali biz kovaladıkça o kaçıyormuş. Hürriyet gazetesinin 30 Aralık 2017 tarihli yazısında Özgür Bolat “Mutluluk gölge gibidir” diyor. “Siz onun peşinden koştukça o kaçar.”

Bolat, aramak eyleminin her zaman bir endişeyle yapıldığını ve ararken “acaba bulabilecek miyim” kaygısı yaşandığını belirtiyor. Mutluluğu arayan kişinin kendisine “Ben şu anda mutlu değilim. Öyleyse eksiğim” mesajı verdiğini ve eksiklik duygusunun da mutsuzluk yarattığını belirtiyor.

Mutluluğun insanın taparcasına sadece kendi beklentilerinin, arzularının yerine getirilmesiyle mümkün olacağına inanması ne trajik. 


Sevgiyi dilden gönüle indirenlere sormalı mutluluğun formülünü aslında.

Karşısındaki için bir şeyler yapmanın hazzını tatmadan, onun mutluluğunda mutluluk bulmadan, öz veride bulunmadan, karşılıksız, çıkarsız hizmet etmenin zevkini yaşamadan geçirilmiş ömürlere ne yazık…
Bize sadece bulunduğumuz ortama uyum sağlamak düşecek. Uyum zekanın da en büyük göstergelerinden biri değil mi zaten?


Çeviri Kulaklığı


Öyle düşünceler var ki yaşama geçirildiğinde insan hayatında çığır açabiliyor. 


26 Aralık 2017 tarihli Hürriyet gazetesinin sürmanşetten “İşte Mucize Kulaklık” başlığıyla verdiği haber adeta yakın gelecekte yaşanacak büyük bir değişimin habercisi. Haber şöyle:

“Google’ın Pixel Buds isimli kablosuz kulaklığı 50’den fazla dilde anında çeviri yapıyor. Önce kulaklığı akıllı telefonunuzla eşleştiriyor sonra da istediğiniz dil paketlerini indiriyorsunuz. Telefonunuzdaki mikrofon karşı tarafın konuşmasını dinliyor. Konuşma bitince de kulaklığa çeviri yapıyor. Üstelik çeviriler çok hızlı gerçekleşiyor.”

Belki de kısa bir süre sonra;

Anne babalar artık çocuğum dil öğrensin diye kendini paralamayacak.

Dil öğrenmek için tonla para dökmek gerekmeyecek, bu yönde zaman ve enerji sarf edilmesine gerek kalmayacak.

Özel okullar en iyi lisanı biz öğretiyoruz diye birbiriyle yarışamayacak.

Dil kursları ortadan kalkacak.

Dil öğrenmek için yurt dışına gitmeye gerek olmayacak.

Şirketler “İngilizce bilmek zorunlu, ikinci lisan” tercih sebebi diyemeyecek.

Devrim gibi.

Zaman Her Şeyi Gösterecek

Şimdiki çocuklar anne babalarının çocukluğunda cep telefonu olmamasına nasıl şaşırıyorsa, onlara da kendi torunları şaşıracak. “Ya gerçekten siz dil öğrenmek için bu kadar uğraştınız mı?” diyecekler belki de. 


Belki de dil konusuna odaklanmayı bırakıp potansiyel gelişimi için ne yapılabileceğine bakılacak.

Peki bu durumda çeviri aletiyle;

· Akıcı bir sunum yapmak mümkün olabilecek mi?

· Bir tartışmaya katılmak verimli olacak mı?

· Bir satış veya müzakere toplantısına etkin katılım mümkün olacak mı?

Zaman her şeyi gösterecek. Bize sadece bulunduğumuz ortama uyum sağlamak düşecek. Uyum zekanın da en büyük göstergelerinden biri değil mi zaten?

İyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele edip duruyor.


Siyah ve Beyaz Köpek

Yaşlı Kızılderili reis kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az önde birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyordu.

Köpeklerden biri beyaz biri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli, o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı. Dedesinin sürekli gözü önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli görünürken niye öbürünün de olduğunu, hem niye renklerinin birinin siyah diğerinin beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine, yaşlı reis bilge bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı:

Mücadele

“Onlar” dedi “Benim için iki simgedir evlat.”

“Neyin simgesi?” diye sordu çocuk.

“İyilikle kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele edip duruyor. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.”

Çocuk sözün burasında, mücadele varsa, kazananı da olmalı diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorularla bir yenisini sordu:

“Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?” Bilge reis derin bir gülümsemeyle baktı torununa:

Aşk olsun evlat, bunu bilemeyecek ne var. Ben hangisini beslersem o kazanır.”

Not: Hikaye anonimdir.
Yine bir yıl biterken, yeni bir yıl gelirken, elbette umutla, iyi dileklerle, güzellikle gelsin; içi boş isteklerle değil.


Yeni Yıl Dilekleri

Yeni yıl yaklaşırken sağdan soldan dilek, umut, plan, yağıyor. Geçen gün sosyal medyada bir paylaşım gördüm;

“Hiçbir üzüntünün olmadığı, hep güneşli günlerimiz olsun” demiş biri. Aynen böyle yazmış.

“Hiçbir üzüntünün olmama” ihtimalini düşünün. Hastalıklar, ölümler, kazalar, can, mal ve para kayıpları, yalan dolan yok. İlk başta kulağa çok hoş geliyor, fakat bu durum yaşam dengesini bozmaz mı? Bizim üzüntü sebebi dediğimiz olaylar çok büyük bir ahenk yaratmıyor mu hayatın içinde? Bir can gidiyor, yerine başka bir can geliyor mesela. Belirli oranda stresin insan vücuduna faydası olduğu biliniyor; hazırlıklı oluyoruz, kendimizi geliştiriyoruz.

Haberlerle birlikte bilinç altımıza işlenen cümleleri düşünün;


“Olumsuz hava koşulları yurdu esir aldı.” “Kötü hava şartları yüzünden yollar kapandı.”

Yoğun yağmur ve kar yağışına neden “kötü” ve “olumsuz” diyoruz ki? Kış böyle olmazsa yaz nasıl geçer? Mesela güllük gülistanlık, yağmursuz, karsız bir kıştan sonra barajlarda su seviyesi nasıl olur?

Karanlıkta yaşamak aydınlığın kıymetini de artırmaz mı?  

Her Şeyi Merkezinde Bırakmak

Bütün bunlar aklıma Merkez Efendi’nin ismini alma hikayesini getirdi.

Mesir macununun da mucidi olan Musa Efendi bir gün diğer müritlerle birlikte mürşidi Sünbül Sinan’ın karşısında otururken mürşidi şu soruyu sormuş: “Dünyada bir şeyi düzeltecek olsaydınız neyi düzeltip değiştirirdiniz?” 


Tüm müritler kendilerine göre cevaplar vermişler; kimisi “hırsızlığı kaldırırdım” demiş, kimi “yalan söyleyenleri yok ederdim” demiş, kimisi “bütün kötüleri yok ederdim” demiş. Herkes kendine göre kötü olan bir şeyi kaldıracağını söylemiş. Sıra kendisine gelen Musa Efendi: “Bu dünyadan bir iyi gitse bir iyi gelsin isterdim, bir kötü gitse bir kötü gelsin isterdim. Alem öyle bir nizam içinde ki, bir şey ilave etmek veya eksiltmek düşünülemez." 

“Demek her şeyi merkezinde bırakırdın” diyen mürşidinin takdirini kazanan Musa Efendi, bu vesile ile Merkez Efendi ismini almış ve böyle anılmış.

Başımıza gelen 'sıkıntı' 'güçlük' dediğimiz olaylarla gelişiyoruz. Kömürle elmasın hikayesinde de elmas kömüre çektiği acı ve katlandığı sıkıntı sayesinde değerinin artıp değiştiğini, dönüştüğünü, kıymetlendiğini anlatır.

Yine bir yıl biterken, yeni bir yıl gelirken, elbette umutla, iyimserlikle, aşkla, güzel dileklerle, hoş gelsin; içi boş isteklerle değil. 

Göreceksek ve yaşayacaksak şayet, her türlü üzüntüyü, kederi kabullenebildiğimiz, doğru yoldan mücadele edebildiğimiz ve yaşadıklarımızı kendi gönlümüzde bahar eyleyebildiğimiz bir yıl olması dileğiyle…


Hafta sonu gölde balık tutan genç bir adamın oltasına, her zamankinden farklı türde bir balık takılır. Ayrıca balık konuşmaya başlayınca genç adamın şaşkınlığı iyice artar.

Balık: “Eğer yaşamama izin verir, tekrar göle dönmemi sağlarsan üç dileğini yerine getireceğim” der.

Şaşkınlığını üzerinden atmaya çalışan delikanlı: “Sadece üç dilek mi?” diye sorar. "Ben var ya ben pazarlıkla neler neler alırım bu balıktan" diye geçirir içinden ve devam eder konuşmasına: "Anlaşma yapalım, sen benim beş dileğimi yerine getir, ben de seni tekrar arzuladığın yaşama göndereyim.”

“Kusura bakma dostum,” der balık “sadece üç dileğini yerine getirebilirim.”

Genç adam anlaşma yapmakta ısrarlıdır, dilek sayısını artırmaya çalışıyordur. “Pekala,” der "madem ki beş dileğimi yerine getiremiyorsun dört olsun öyleyse.”

Balık bu defa bitkin ve cılız bir sesle konuşur. “Üç dilek, başka yok.”

Bu kez genç adam düşünmeye başlar, üç dilek mi tutmalı, yoksa dört dilekte ısrarcı mı olmalı, gölde başka konuşan balık varsa onları da yakalayıp dilek sayısını mı arttırmalı.

Genç adam nihayet kararını verir. “Pekala, sen kazandın konuşan balık, üç dilek tutmayı kabul ediyorum.”

Fakat onun bu sözlerine balık karşılık veremez. Genç adam sepete baktığında geç kaldığını ve balığın çoktan yaşamını yitirdiğini görür.

Öyle düşünceler vardır ki, geldiği gibi dönüp gider. Hayat, bize fırsatlarını sunar. Yeter ki onlar için hazırlıklı olalım.


Not: Hikaye anonimdir
Ben yıllarca karanlıklara, acılara, çilelere sabrettim. Metanetle bekledim, gün yüzü görmedim. İşte budur parıltımın sebebi.



Bir yanda sabır, öte yanda acelecilik; hangisi kazanır, hangisi kıymetli olur?

Nedir Seni Üstün Kılan?

Bir gün kömür elmasa demiş ki: "Ey parıltı vadisinin sultanı, biz arkadaşız. Neyimiz varsa aynıdır. Özümüz birdir. Ama ben karanlık yüzlüyüm, mahzenlerde, madenlerdeyim, ezilip ateşe veriliyorum. Halime ağlamak lazım, kapkarayım. Seninse yüzünden dilinden parıltılar güzellikler fışkırıyor. Bakan bir daha bakıyor ışıltına. Kralların tacında tahtındasın, gerdanlıklarda, yüzüklerde süs ediliyorsun. Nedir farkımız? Nedir seni benden üstün yapan? Nedir seni gözlere gönüllere cazip kıldıran?" Bunun üzerine elmas şöyle der:

Yıllarca Yandım

"Ben yıllarca karanlıklara, acılara, çilelere sabrettim. Metanetle bekledim, gün yüzü görmedim. Güneşin yüzüne hasret diplerde senelerce basınçlar, sıcaklıklar, ateşler altında yandım. Yüreğimin ışığıyla aydınlandım, bekledim sabrettim. 
"Allah'ım neden ben" diye isyan etmedim. O sabrın iksiriyle arındım. Geçirdiğim değişim çarem oldu. İşte budur parıltımın sebebi. Sen ise toprağın üzerinde hiç acı çekmeden oluştun. Elmas olmak istiyorsan şayet, yan, acılarla piş ve sabret"

Not 1: Hikaye sufi şair Muhammed İkbal'e aittir.

Not 2: Elmaslar yerin yaklaşık 150-160 km. altında dünyanın manto tabakasında oluşur; yer kürenin kabuğuyla süper sıcak çekirdeğinin arasındaki katmanda. Elmasın özü olan karbon aşırı basınç ve ısı altında elmasa dönüşür. Kömüre ise 3-3,5 km. derinlikten sonra rastlanmaz.
Her şey BİR’se ve yalnızca AŞK’sa, komik değil mi zerrelerin birbiriyle kavgası aynı BİR’e aitken. Tuhaf değil mi birinin diğerini yaftalaması veya üstünlük taslaması? 


Gökten Aşk Yağsın 

Madem Şebi Arus haftası, aşk olsun o halde. İşte, okulda, hastanede, evde, yolda, parkta her yerde aşk olsun. Otururken, yürürken, konuşurken, susarken, okurken, yazarken, çalışırken, çalışmazken aşkla dolsun her yer. 

Gökten aşk yağsın, topraktan aşk fışkırsın. Deniz, toprak aşk olsun. Aşk koksun her yer. İnsan aşkla dolsun, aşkla baksın her yere. Aşk değil mi her şeyde olup hiçbir şeyde görülmeyen (Hz. Mevlana). Aşk değil mi en sevilmezi sevdiren, kusurları örten, kötüyü hoş gösteren? Aşk değil mi coşkuyla yaşatan? Ümitsizliğin de çaresi değil mi aşk? 

Tuhaf Değil mi Yaftalamak? 

Birbirine benzemez mili milyon parçanın bütünü değil mi AŞK? Renkleri, şekilleri, boyutları, görevleri farklı bin bir katre oluşturmaz mı AŞK’ı? Kimi cemal, kimi celal, biri zahir, öbürü batın, kimi mukaddim, kimi muahhir. O halde ilginç değil mi karşıtların birbiriyle kavgası, her şey zıddıyla aşikar iken. Kadın ve erkek; her ikisi de aşktan bir parça değil mi zaten?

Her şey BİR’se ve yalnızca AŞK’sa, komik değil mi zerrelerin birbiriyle kavgası aynı BİR’e aitken. Tuhaf değil mi birinin diğerini ‘kötüsün’, ‘başkasın’, ‘ötekisin’, ‘benden değilsin’ diye yaftalaması veya üstünlük taslaması? 

Aşkla birleşsin, aşkla BİR’lensin tüm farklılıklar. Dilin aşkı yorumlaması güzel ama dile gelmeyen aşk daha güzel (Hz. Mevlana).
Kıpırdayamayan mı yoksa ihtiyaç sahibini bildiği gördüğü halde kılını kıpırdatmayanlar mı engelli sizce?


Varsayın ki Bir Engeliniz Var

“Varsayın ki fiziki bir engeliniz var, mesela yürüyemiyorsunuz. Ne yapardınız?” dedi. Birkaç saniye durakladım, gözlerimi kaçırdım, tam kem küm edip birkaç laf edecektim ki, cevabımı beklemeden devam etti:

“Şöyle bir düşünün şirketlerin ofislerin fiziki koşullarını. Merdivenleri, tuvaletleri, yemekhaneleri, kafeteryaları, çalışma ortamlarını. Yürüyemediğinizde rahatlıkla işyerine giriş çıkış yapabilir misiniz, yemekhaneye kolaylıkla gidebilir misiniz? Tuvaletler uygun mu? Ofis içinde bir yerden başka bir yere veya farklı bir kata rahatlıkla ulaşmak mümkün mü?” Bu sefer cevap verme niyetinde değildim, bekledim konuşmasını. O da konuştu:

“Cevabın ‘hayır’ olduğunu biliyoruz. Sokakları caddeleri düşünün. Yolda yürüyecek olsanız, herhangi bir toplu taşıma aracına binmek isteseniz yapabilir misiniz? Kendi işinizi görmek için bir kuruma gidecek olsanız; mesela bankaya, okula, hastaneye gidebilir misiniz?"

Köşeye sıkışmış, suçlu bir çocuk edasıyla dinlemeye devam ettim:

Dokuz Milyon Engelli

“Cevapların büyük çoğunlukla ‘hayır’ olduğunu biliyoruz. Türkiye’de dokuz milyon engelli yaşıyor. Bırakın dışarıda işlerini görmeyi veya çalışmayı, birçoğunun evde mobilitesi yok. Yani kendi evinde bir odadan diğerine gidemiyor. Yaklaşık 250.000 kişinin ihtiyaçlarına uygun kişisel tekerlekli sandalyeye gereksinimi olduğunu biliyor muydunuz?

Başımı yukarı kaldırdım hayır anlamında. Aklıma Rukiye Türeyen geldi; vücudunda hükmedebildiği tek parmağıyla mucize yaratan güzel insan

Sustu sonra, bana baktı.

“Bu ayıp bizim” demek istedim ama diyemedim, kelimeler boğazıma düğümlendi. Tam konuşmasının bittiğini sanmıştım ki son darbeyi indirdi:

“Bizim engelimiz bedenimizde, haliyle dışarıdan görünüyor, ama ya gerçek engeli ruhunda, zihninde, kalbinde olup da dışarıdan görünmeyenler. Kıpırdayamayan mı yoksa ihtiyaç sahibini bildiği gördüğü halde kılını kıpırdatmayanlar mı engelli sizce? Hııı, hangimiz engelliyiz?”

Gözümden akan birkaç damla yaşa engel olamadım. Boğazımdaki düğüm koca bir yumruya dönüştü. Kısa bir sessizliğin ardından yine ilk konuşan o oldu:

“Sizi üzmek istemedim, ama gerçeklerimiz bunlar”

“Estağfurullah” falan diye geveleyecekken kararlılıkla devam etti konuşmasına;

“Madem yazacaksınız bunları, o halde sizden bir ricam var.”

“Elbette, buyurun”

“Lütfen derneğin web adresini de yazar mısınız? Belki yazdıklarınızı okuduktan sonra yardımda bulunmak isteyenler olabilir. Yapılan küçücük bir yardım bile bizim için çok önemli.”

“Tabii ki yazarım. Hiç merak etmeyin.”

Ve yazıyorum, söz verdiğim gibi; www.bedd.org.tr


Not: Rakamsal veriler Bedensel Engellilerle Dayanışma Derneği (BEDD) web sitesinden alıntıdır.

Barbarlığın, öz güven eksikliğinin, saygısızlığın, iktidarsızlığın, kendini bilmezliğin, cehaletin, eğitimsizliğin, sevgisizliğin son durağıdır şiddet. 



Herkes Karşı Olmalı

Bugün Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Günü. Kadına şiddet, sadece ülkemizin değil, dünyanın ortak sorunu. Kadın bedenine ve ruhuna yapılan saldırıya herkesin ama herkesin karşı çıkması, dur demesi gerekir.

Bugün sesi çıkanlar sadece kadınlar ve kadın dernekleri olmamalı. Çevremizde olup şiddete karşı çıkan tüm ERKEK’lerin, (erkek kardeşlerimizin, babalarımızın, arkadaşlarımızın, eşlerimizin, sevgililerimizin) de kadına uygulanan şiddete dur demesi gerekir.

Barbarlığın, öz güven eksikliğinin, saygısızlığın, iktidarsızlığın, kendini bilmezliğin, cehaletin, eğitimsizliğin, sevgisizliğin son durağıdır şiddet. Karşısındakini yok sayarak, hiçe sayarak, aşağılayarak kendini var etme çabasıdır şiddet.


Her Şekilde Şiddet

Kadının maruz kaldığı sadece fiziksel değil. Pek çok çeşidi var; fiziksel, psikolojik, ekonomik ve cinsel anlamda olmak üzere geniş bir yelpazede baskı ve şiddet mağduru ne yazık ki kadınlar.

Tekme tokat dövenler, sürekli aşağılayıp hakaretler edenler, para vermeyip zora sokanlar, cinsel anlamda istismar edenler, tecavüz edenler. Hatta işi bunlarla da bırakmayıp, cinayetlere kadar vardıran psikopat ve manyaklar...

Cinayetlerin en çok kırsalda olduğunu düşünmeyin. Kadın cinayetlerinin;

· En çok yaşandığı illerin İstanbul, İzmir ve Adana olduğunu,

· Cinayetlerin yüzde 85’inin kocalar, sevgililer, eski kocalar, ayrılmak istenen sevgililer tarafından işlendiğini

· 2016 yılında yerel ve ulusal medyaya yansıyan haberlere göre 328 kadının erkekler tarafından öldürüldüğünü biliyor muydunuz?

Bu verilerden sonra kadın istihdam oranlarına niye şaşırıyoruz ki? 

Kadınlar dövülüyor, bir bir öldürülüyor, bir erkeğin elinde can veriyor.
Önlem alınmazsa, yeteri kadar tepki oluşmazsa, gerekli cezalar verilmezse, ne yazık ki bunları yazmaya devam edeceğiz.


Kadına şiddet uygulayanlar, en ağır cezayı almalı, hayatları kararmalı. Aldıkları cezalar caydırıcı emsal teşkil etmeli ardınca gelebileceklere.

Yokluğun yıldıramadığı öğretmen (Zişan Koca 25 yaşında Adana’dan Bitlis’in Tatvan ilçesine bağlı Çanakdüzü köyüne öğretmen olarak gittiğinde ömründe ilk kez kar gördü. Sınıf sobasını yakmayı öğrendi, soba için balta kullanmayı öğrendi ve odun kırdı)

Olmayanı var eden öğretmen (Ahmet Naç, kütüphanesi, resim atölyesi, spor salonu olmayan bir devlet okulunun 41 kişilik sınıfını boyayarak rengarenk yaptı, rap müzikle ders anlattı, bahçeyi resim atölyesine çevirdi)

Özverili öğretmen (35 yaşındaki Çiğdem Yıldız, Antalya’nın Alanya ilçesi Aşağı Oba Hasan Atıcı ilkokulunda sınıf öğretmeni. Yaz tatilini yarıda bırakan Yıldız önceki yıldan artan boyalarla okuldaki 19 sınıf ve koridorda boya badana yaptı)

Fedakar öğretmen (Cengiz Sur, Muş merkeze bağlı Güdümlü köyünün Kurtuluş mezrasında öğretmen. Prefabrik tek derslikli okulun öğretmeni, ders saatlerinin ardından ve okulun tatil olduğu günlerde kadınlara okuma yazma eğitimi veriyor)

Zorluklardan yılmayan öğretmen (Muş Gazi İlkokulu öğretmenleri, ellerinde duvar ve yer fırçalarıyla, okul açılmadan önce okulun tüm boya, badana ve temizlik işlerini yaptılar)

Dönem sonunda verdiği karnenin sol tarafı için, sağ tarafına verdiği özenin aynısını gösteren öğretmen... 

Fikri hür, vicdanı hür nesiller yetiştirme gayreti içinde olan öğretmen (Türkiye Cumhuriyeti’nin adlarını buraya sığdıramayacağım nice güzel yürekli öğretmeni)

Kendisinden sadece eğitmek, öğretmek, geliştirmek değil, her türlü zorluğa göğüs germesi beklenen öğretmen...

Yılın sadece bir günü çiçek ve çikolatayla gönlünü almaya çalıştığımız öğretmen… 

Daha önce de yazdığım gibi; tüm öğretmenlerin günü kutlu olmasın. Seninse sadece günün değil, ömrün de kutlu olsun. Yetiştirdiğin çocuklarla ülkemin geleceği aydınlık olsun.

Yaptıklarının karşısında ne yapsak, ne etsek, ne desek kifayetsiz…

Emeklerini bize helal et öğretmen.










1- “Esnek Çalışma Saatleri” ifadesinin mucidi kimdir? İlk kullanan, ifadenin bu denli popüler olacağını tahmin etmiş midir? Esneklikten tam olarak kast edilen nedir? Çalışma saatleri en fazla ne kadar esnetilebilmiştir? 

2 - “Benim haberim olmadan üst yönetime e-posta gönderilmeyecek” cümlesi ilk kim tarafından kullanılmıştır?

3 – Şirketindeki Performans Yönetim Sisteminden mutlu ve tatmin olan çalışan sayısı kaçtır?

4 – “Yoğun çalışma temposu” ifadesindeki yoğunluktan tam olarak ne kast edilmektedir? İş yoğunluğu işin çokluğundan mı yoksa çalışan sayısının azlığından mı kaynaklanır? Kaç İK tepe yöneticisi bu iki durumu ayırt edebilir?

5 – Gece 23.30da çalışanına e-posta gönderip de ertesi sabah “Sana mesaj attım ama bana geri dönmedin” diye hesap soran ilk yönetici kimdir?

6 – Bazı iş tanımlarında bulunan “verilen görevleri yerine getirir” ifadesini nasıl yorumlamak gerekir? Bu görevler neler olabilir?

7 – 30 yaşında ne olur? 30’u aşınca ne olur? İş görüşmesine aday olan 30 yaşındaki bir kişinin hangi yetkinliklerinin köreldiği / bittiği düşünülür?

8 – Tecrübesi olmayan, yeni mezun bir adayın ilk iş görüşmesinde alacağı ücreti sorması neden çoğunlukla olumsuz algılanır? "Adaya önerilen ücret sır olmaktan çıksın" diyebilen kaç yiğit yönetici vardır?

9 – Diksiyonu düzgün olmak her pozisyon için istenmeli midir? Düzgün diksiyon ne demektir?

10 – Prezantabl görüntü sahibi nasıl olunur? Örnek veriniz.
Yaşadığımız pek çok olayın / problemin zemininde de bu yatmıyor mu: bakış açısı. Aynı olaya bakıp farklı yorumluyoruz, çünkü olayları olduğu gibi değil, olduğumuz gibi yorumluyoruz.


Küçük Bir Hikaye


Bir ayakkabı fabrikası sahibi işini genişletmeye ve yeni pazarlara açılmaya karar vermiş. İki üst düzey yöneticisini Asya’da farklı ülkelere göndererek pazar hakkında bilgi toplamalarını istemiş.

Haftalar süren bir deniz yolculuğundan sonra bu kişilerden biri varış noktasına varmış, gemiden inmiş ve gördüklerinin karşısında şaşırıp kalmış: Orada yaşayanların hiçbiri ayakkabı giymiyormuş. Hatta ayakkabı nedir bilmiyorlarmış.

Derhal patronuna şöyle bir telgraf çekmiş: “Geldim ve gördüm. Ayakkabı hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Bu insanlara bir çift bile satamayız. Hemen dönüyorum.”

İkinci yönetici de haftalar süren bir deniz seyahatinden sonra başka bir Asya ülkesinde gemiden inmiş. O da gözlerine inanamamış. Hiç kimse ayakkabı giymiyormuş ve ayakkabı diye bir şey duymamış. O da patrona bir telgraf çekmiş ve şöyle yazmış: “Geldim. Burada ayakkabı hakkında bir şey bilmiyorlar. Potansiyel müthiş, pazar verimli. Her yıl milyonlarca çift satabiliriz. Ben görüşmelere başladım bile.”

Herkes kendi gerçeğini konuşup anlatırken, siz kimi dinliyorsunuz?

Farkında mıyız?

Belki farklı yerlerde de okuduğunuz bu hikayeyi “Points of You” The Coaching Game kitabının Bakış Açısı kartının açıklama kısmından aldım.

Yaşadığımız pek çok olayın / problemin zemininde de bu yatmıyor mu: bakış açısı. Aynı olaya bakıp farklı yorumluyoruz, çünkü olayları olduğu gibi değil, olduğumuz gibi yorumluyoruz. Ve fakat kritik soru şu ki; bakış açımızın farkında mıyız?

Points of You bize bunu fark ettirecek harika bir oyun. Dışarı baktığımız pencerenin sadece bizim penceremiz olduğunu, herkesin farklı bir penceresinin olduğunu, hem pencereleri genişletmenin hem de farklı pencerelerden bakmanın mümkün olduğunu eğlenceli bir şekilde bize gösteriyor.

Farklı bakış açılarından bakmanın problemlere çözüm getirip bizi rahatlatmasının yanı sıra, yaratıcılığı artırdığı da bilinen bir gerçek. People Management dergisinin 20 Ekim 2017 tarihli Hayley Kirton tarafından kaleme alınan yazısında da farklı bakış açılarının yaratıcılığı nasıl beslediğine değinilmiş. Merak edenler yazıya buradan ulaşabilir.

Kapanış sözünü Henry Ford’a verelim: “Eğer hayatta büyük başarı elde etmenin bir sırrı varsa, bu; kendinizi karşınızdaki kişinin yerine koymaktan ve hem onun bakış açısını hem kendi bakış açınızı bilmekten geçer.”
Harika bir kitap tavsiyem var; Mürvet Gülseven’in yazdığı “Yetişkin Eğitimlerinde Oyun.” Tavsiyem; tüm eğitmenlere, danışmanlara, ünvanı danışman olmayıp da profesyonel hayatın içinde sunum yapan, eğitim veren ve verme niyetinde olan herkese. 


Eskimeyen Bilgiler


Harika bir kitap tavsiyem var; Mürvet Gülseven’in yazdığı “Yetişkin Eğitimlerinde Oyun.” Tavsiyem; tüm eğitmenlere, danışmanlara, ünvanı danışman olmayıp da profesyonel hayatın içinde sunum yapan, eğitim veren ve verme niyetinde olan herkese. Adından da anlaşıldığı gibi eğitimleri daha eğlenceli, daha canlı, daha etkileşimli kılan birbirinden keyifli oyunlar var kitabın içinde.

Bu aslında geç kalmış bir yazı. Çünkü kitap 2014 yılında yazılmış. Ve fakat işin güzel tarafı da burada. Üzerinden üç yıl geçmesine rağmen, hala capcanlı, hiçbir bilgi güncelliğini yitirmemiş. Dahası, bana göre yıllar da geçse, kitabın içindekiler her devirde geçerli olacak.

Doğru kaynaklardan yararlanmak önemli. Eğitim veren veya vermeye gönül koyan herkesin edinmesi gereken bir kitap. Üstelik okuması da, kullanması da çok kolay. Misal, eğitime başlarken "nasıl bir buzları kırma aktivitesi yapayım" diyorsanız “Tanışma Aktiviteleri” bölümünü açıyorsunuz, "problem çözme ile ilgili ne yaptırabilirim" dediğiniz noktada yine aynı başlıklı bölümü açıyorsunuz. Okuyucuya kullanım kolaylığı sağlıyor. Bazı aktiviteler birden fazla amaca hitap edebiliyor. Hangi aktivitenin hangi amaçlara hitap ettiği de kitapta şematik olarak gösterilmiş.

Şefin Tavsiyeleri

Her oyunun sonunda o oyunu nasıl bağlayabileceğiniz, hangi konuları / soruları gündeme getirebileceğiniz, mesajınızı nasıl daha etkin verebileceğiniz ile ilgili şefin tavsiyeleri bölümü var. "İyi de çalışanlar öğrenmeye ne kadar istekli?" diye soracak olursanız, kitabın ilk sayfasında yazan ifade bu soruya cevap niteliğinde; “Öğrenmek hiç bu kadar eğlenceli olmamıştı.”  

Aslen Kimya Mühendisi olan Gülseven 16 yıllık danışmanlık birikimleri ve araştırmalarıyla oluşturmuş kitabı. Emeğine sağlık. İşsiz kalan pek çok kişinin kendine danışman, koç dediği yerde Mürvet Gülseven gibi bilgi ve tecrübe sahibi danışmanların daha çok anlatması, daha çok yazması gerek. Piyasaya böyle bir kaynak kazandırdığı için sevgili arkadaşım Mürvet Gülseven’e hem teşekkür ediyor, hem de kendisini yürekten tebrik ediyorum.