son yazılar


Vaktin birinde bir derviş hocasına “Ayna olmak” kavramını tam olarak anlayamadığını söyler ve açıklamasını ister. Dervişin bu talebi karşısında hocası “Yarın sabah gün ağarmadan göl başına gel” der.

Ertesi sabah gün ağarmadan yola düşer derviş. Bir yandan da bu kadar erken saatte hocasının ne anlatacağını merak eder. Göl başında kendisini bekleyen hoca:

-      Evladım, senin iki göz bebeğinden birinde leke var. Hangisi olduğunu biliyor musun?

-      Hocam ben çok küçük yaştan beri yanınızda tekkedeyim. Benim bildiğim tekkede hiçbir yerde ayna yok. Bu yüzde uzunca bir süredir göz bebeklerime bakamadım.

-      Şimdi gözlerini kapat ve hangi göz bebeğinde leke olduğunu söyle bana. Lakin doğruysa söyle. Eğer bilmiyorsan “bilmiyorum” de.

Daha sonra hoca cebinden çıkardığı küçük bir aynayı dervişin suratına tutar. Gözleri kapalı olan derviş lekeyi hissetmeye çalışır ama nafile.

-      Bilemiyorum

Birinci Ders: Bu dünyada kimse görmek istemeyenden daha kör değildir. Eğer biri görmek istemiyorsa ve gözlerini hakikate sıkı sıkı kapatmışsa ona ayna tutmak hiçbir işe yaramaz.

Hoca dervişe gözlerini açmasını ve başını yavaşça eğerek bir çamur birikintisine bakmasını ister. Derviş gözlerini açıp dikkatle çamur birikintisine bakar ama göz bebeklerini göremez.

İkinci Ders: Kendi temizlenmemiş kimse sana ayna olamaz. Etrafındaki insanların samimi bir gönül yolcusu olduklarından emin ol.

Derviş hocasını dikkatle dinlemektedir. Gölden bir kap temiz su alan hoca suyu dervişin önüne koyar. Derviş tam eğilip göz bebeklerine bakacakken hoca hırkasını dervişin başına örter. Derviş:

-      Hocam bütün güneşi kapattınız. Karanlıkta hiçbir şey göremiyorum.

Üçüncü Ders: Zihnin karanlığı kalbin aydınlığına gölge düşürürse netlik olmaz, ayna işlevini yitirir. Birine ayna tutmak için kalbini sevgiye açtığından emin olmalısın.

Nihayet hoca hırkayı kaldırır ve derviş göz bebeklerini görür. Lakin göz bebeklerinde leke yoktur.

-      Hocam ben hala lekeyi göremiyorum

-      Aslında göz bebeklerinden birinde leke yok evladım. İnsan zihinle baktığında kusur gönülle baktığında aşk görür. Kendimizle ilgili takıldığımız kusurların çoğu sahte aynaların bize gösterdiği yanılsamalardır. Bizim gerçeğimiz ve asıl gerçekler farklı olabilir. Bir ustanın çırağa karşı en büyük sorumluluğu çırağın kalbinde yatan bir usta olduğunu ona anımsatmaktır. Her insanın kalbinde hakikat gizlenmiştir. Bizim görevimiz o hakikate ayna olmaktan başka bir şey değildir.

Her kalp kendi içindeki çiçeğin kokusunu verir.

*: Anonim bir sufi hikayesidir. 

 

Ben başaramamışsam sen de başaramazsın. 

Hatta başarmamalısın. Hiç uğraşma.



Sen de Yapamazsın

Nilay yeni başladığı işindeki bölüm arkadaşından duydu bu cümleyi. Şirketin kıdemli çalışanlarından biri olan iş arkadaşı, hevesle başladığı işinde bir kaç cümleyle  tarumar etmişti motivasyonunu; “Yükseleceğim diye boşuna heveslenme. Bak ben kaç yıldır aynı pozisyonda çalışıyorum, hiçbir şey olduğu yok. Neticede mutsuz çalışıyoruz. Ben yapamadım, sen zaten yapamazsın.” Bu son cümle adeta beynine kazındı Nilay'ın “Ben yapamadım, sen zaten yapamazsın”

Nilay bu duruma maruz kalan pek çok çalışandan sadece bir tanesi.

“Ben yapamıyorsam sen de yapamazsın” “Ben başaramamışsam sen de başaramazsın” “Hiç uğraşma” Mesela;

Bu şirkette kariyer yapmak imkansız (çünkü ben yapamadım)

- Yöneticiyle konuşmak mümkün değil (çünkü ben konuşmayı beceremedim)

 - Asla maaşına zam yapmazlar (çünkü benimkine yapmadılar)

 Bakın, yanlış düşünüyorsunuz; (çünkü benim düşündüğüm gibi

  düşünmelisin)

-  İş arkadaşlarınla sorunlarını konuşarak çözemezsin, hiç uğraşma (çünkü ben  böyle çözemedim)

 - Müşteriyle uzlaşman olanaksız. Boş ver (çünkü ben uzlaşamadım)

 - Onunla iletişim kuramazsın. Ne gerek var çaba sarf etmene? (çünkü ben 

  yapamadım)

Yengeç Sepeti

Gel de “yengeç sepeti sendromu”ndan bahsetme:

“Kumsalda yürüyüş yapan bir adam avlanan bir balıkçının sepetinde bir sürü yengeç görür. Ama sepetin kapağı açıktır. Adam balıkçıya yaklaşır ve sorar: “Yengeçler kaçacak, neden sepetin için kapak kullanmıyorsun? Balıkçı rahat bir şekilde cevap verir: “Şu durumda kaçmaları imkansız, çünkü sepetin içinde bir çok yengeç var. Biri kaçmaya çalışsa diğerleri onu aşağı çekecektir. Ancak sepetin içinde tek bir yengeç olsaydı, o zaman haklı olurdun. Yengeç rahatça kaçabileceği için kapak kullanmam gerekirdi.”

Filipinliler arasında popüler olduğu söylenen bu kavram ne yazık ki kurumsal hayatta sık sık kendini gösteriyor. Hasetlik ve kinle bezenmiş rekabetçi duygularla etrafındakileri aşağı çekmeye çalışanlar hiç de az değil. Merhamet ve empati yoksunu bu kişilerin kurbanı olmamak için birlikte vakit geçirdiğiniz kişilere dikkat edin.

 

Ofiste baskı ortamı sağlıklı düşünebilmeye ne kadar izin veriyor? Yoksa tüm uyaranlar el ele verip yaratıcı ve sağlıklı düşünmenin önüne duvar mı örüyor? 


E postalar, raporlar, toplantılar, sözleşmeler, iş takipleri derken günlük tempo içinde yapılan onlarca iş. Tüm bu işleri yapıp yetiştirmeye çalışırken, bazen zamanla bazen de insanlarla boğuşurken nasıl ferah ve yaratıcı bir düşünce geliştirebiliriz?

Ofiste baskı ortamı sağlıklı düşünebilmeye ne kadar izin veriyor? Çalan telefonlar, etrafımızdaki konuşmalar, hiç hesapta olmayıp aniden araya giren işler. Yoksa tüm uyaranlar el ele verip yaratıcı ve sağlıklı düşünmenin önüne duvar mı örüyor?

Uzman Görüşü

Uzmanların görüşleri farklı; "Yaratıcılık için haydi ofis dışına" diyen bakış açısı var.

20 Şubat 2020 tarihli online People Management dergisinde konuyla ilgili liderlik ve yönetim koçu olan Tim Segaller’in görüşlerine yer verilmiş.

Segaller yazısında yüksek kaliteli düşünmenin nasıl sağlanabileceğini irdelemiş. Cevabın bir kısmının dış koşulların iyileştirilmesi olduğunu yazmış. Örnek olarak da Google ve Apple’ın ofis ortamlarını göstermiş. Internetten şöyle bir girip bakarsanız şirket içinde rengarenk koltuklar, duvarlar, salıncaklar, kaydıraklar, bilardo masaları vb. düzenlemeler çalışan zihnini bir nebze rahatlatmak için yapılmış görünüyor.

Zihnimizi Yönetebiliriz

Segaller tüm bu düzenlemeleri yaparken iç koşullara (zihnimizi nasıl yönettiğimize) dikkat etmeyi atladığımıza dikkat çekiyor. Bunun için de en iyi yolun bilinçli farkındalık (mindfulness) uygulamasının olduğunu vurguluyor. Yazının tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Dış koşullar, değiştiremediğimiz, etki alanımızda olmayan ama ilgi alanımızdaki bölümü oluşturabilir. “Ne gelir elimden? Benim elimde bir güç yok ki” diye hayıflanmak yerine kendi zihnimize odaklanabiliriz. Çünkü iç koşullarımızı yani zihnimizi yönetmek doğrudan etki alanımızın içindedir. Farkında olmak dileğiyle.
Sürekli ve yoğun hissedilen korku ve kaygının insana zararı büyük.


Korona virüsü, belirsizlik ve kaygı adeta kol kola geziyor etrafımızda. Bir çok insandan aynı şeyleri duyuyorum: “Bundan sonra ne olacak?” “Ne zaman bitecek?” Pek çok kişi geleceğe dair netlik arayışı içerisinde. Bilim kurulunun bile salgının bitişi ile ilgili net zaman veremediği şu ortamda bu sorular sadece kaygılarımızı perçinleyip bizi çıkmaz sokağa götürür.

Siz Ne Yapabilirsiniz? 

Şu anda şikayet ve endişeyi kontrol altında tutup nasıl bir fayda yaratacağımıza odaklanmalıyız. Bu dönemde paniğe kapılmadan harika işler çıkaran, evlerinde neredeyse mucizeler yaratan insanlara selam olsun. Bakın neler yapıyorlar:


  • Maddi durumu müsait olanlar derneklere, vakıflara ve uzanabildikleri ihtiyaç sahiplerine maddi destek oluyorlar.
  • Evlerde maske üretiyorlar 
  • Evlerde yemek yapıp etraflarındaki ihtiyaç sahibi konu komşuya veriyorlar 
  • Çevrelerindeki 65 yaş üstü kişilerin alışverişlerini yapıyorlar 
  • Aslı astarı olmayan olumsuz içerikli WhatsApp mesajlarını yaymıyorlar 
  • Meslek sahipleri, sağlık sektörü çalışanlarına ücretsiz on line koçluk ve danışmanlık hizmeti veriyorlar 
“Faydasız bir hayat erken ölümdür” diyen Goethe’ye tüm kalbimle katılıyorum. Yapabileceklerinizin sınırlarını sizin yetkinlikleriniz, iyi niyetiniz ve yardım çabanız belirler. Yaşasın iyilik ve dayanışma.

Abartılmış Korku Zarar Verir

Yaşamı ele geçirircesine abartılı hissedilen korku ve kaygının insana zararı büyük. Buyurun kanıtı da İbni Sina’nın meşhur deneyinden gelsin:

“Aynı yaş ve kilodaki iki kuzu ayrı kafeslere konuluyor. İkisine de aynı bakım yapılıyor, aynı miktar besin veriliyor. Karşı kafese de bir kurt konuyor. Kuzular arasındaki tek fark şu; kuzulardan biri karşı kafeste olan kurdu görüyor, diğeri görmüyor. Aylar sonra kurdu gören kuzunun iyice zayıfladığı ve bitkin düştüğü görülüyor. Kurt kafesinde olmasına, kuzuya hiçbir zarar veremeyecek olmasına rağmen kuzu yaşadığı stres karşısında ölüyor. Kurdu görmeyen kuzu ise huzurlu olduğu için gayet besili bir şekilde yaşıyor.”

O halde gelin bu süreçte hep birlikte çarpıtılmış gerçeklerle uğraşmak yerine hizmet etmeyi, fayda yaratmayı tercih edelim.
Her zorluğun ardından bir kolaylık gelir. Karamsarlığın en başta size, ailenize, ülkemize, insanlığa hiçbir faydası yoktur. Eskilerin dedikleri ve yürekten inandığım gibi “bu da geçer ya hu.” 


Neler atlatılmadı ki şimdiye dek; depremler, terör saldırıları, ekonomik sarsıntılar. Bu durum da geçecek. Dileğim ve duam az hasarla ve tez zamanda atlatılması.

Ayrımcılık Yok

Virüs cinsiyet, dil, din, ırk ayrımcılığı yapmıyor. Ona göre kadın erkek aynı. Hıristiyan, müslüman, musevi veya ateist aynı. Sadece yaş ayrımcılığı yapıyor; çocuk ve gençlere toleranslı davranıyor. İşin içinde çocuk ve gençler olunca “pozitif ayrımcılık” diyebiliriz buna.

Kendi bakış açınıza göre içinde bulunduğumuz durumu bir son, bir felaket olarak görebilirsiniz belki. Bana göre ise bu durum çok büyük bir ders, bir düzenleyici. Bizim gerçeğimiz ve asıl gerçekler birbirinden farklı olabilir. Bize vahşi, berbat, çok kötü görünenin ardında ne var acaba? Hem, her şeyin zıttı ile belli olduğu bu alemde cemalin ortaya çıkması için celal de lazım değil mi?

Farkına Vardıklarımız;

Hem bu vesileyle farkına vardık ki; 



  • Meğer sağlığımız ne kadar önemliymiş. Hunharca oradan oraya koşturduğumuz bedenlere iyi bakmak, korumak, bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek gerekliymiş.
  • Meğer her gün yaptığımız, hatta yaparken sıkıldığımız rutinlerimiz ne kıymetliymiş; pazara, markete gitmek, sokaklarda dolaşmak, bir yere yetişmek, dolmuş sırasında beklemek, taksiye binmek. 
  • Meğer hayat ne de kısaymış. 
  • Meğer yetecek kadar yiyecek ve az kıyafetle anlamlı bir yaşam sürmek ve yine de fayda yaratmak mümkünmüş. 
  • Meğer insanın sevdiklerine sarılması, birlikte yemek yemesi, diyaloğu ne kadar değerliymiş. 
  • Meğer insan ne aciz ve çaba sarf etme konusunda ne kadar muktedirmiş. 
Bir çok insan için korona virüsü belirsizlik ve kaygı duygusunu da beraberinde getiriyor. Oysa her zorluğun ardından bir kolaylık gelir. Karamsarlığın dünyaya, insanlığa, ülkemize, ailenize ve size hiçbir faydası yoktur.

Eskilerin dedikleri ve yürekten inandığım gibi “bu da geçer ya hu.”
İş Kadını Olmayı Eşimden Öğrendim 

Herkesten destek mi gördünüz yani? Kimse olumsuz bir şey söylemedi mi?

Karşı çıkan ilk kişi eşim oldu valla. Haklı olarak dedi ki; “O kadar çok şey deneyip bıraktın ki, ya bunu da yarım bırakırsan.” Çünkü binlerce dolar verip eğitim almanız sertifikasyon almanız gerekiyor. E bunlara da eşim sponsor olacağı için şüpheyle baktı. Üç ay mücadele etti benimle ama baktı ki ben kafaya takmışım vazgeçmeyeceğim, “Tamam o halde, sonsuz arkandayım” dedi. Gerçekten de o günden beri arkamda. Kendisi mentorum aynı zamanda. İş kadını olmayı ondan öğrendim ve öğreniyorum.

Çevreniz, aileniz nasıl baktı sizin kariyer değişikliğinize? 


Annem muhteşem heyecanlandı ve bu işin tam benlik olduğunu düşündü. Yakın bazı arkadaşlarım destekledi ama bazı arkadaşlarımın “yapamaz” yargısını gözlerinde gördüm.

Bunu doğrudan yüzünüze söyleyen oldu mu?

Yok yüzüme “Aaa ne güzel” “Hayırlısı olsun” falan diyorlardı ama güvenmediklerini hallerinden anlıyordum.

Ünlü olmam avantajım değil dezavantajım oldu.

Şöhretinizin ve geçmiş kariyerinizin şu andaki işinize katkısı oluyor mu?

Hayır tam tersi “Bu kadın kim ki? Oyuncu ve şarkıcı. Nasıl bize kişisel gelişim konusunda ders verecek” diye sorguladılar. Ünlü olmam avantajım değil dezavantajım oldu. Bazı arkadaşlarım da “Herhalde şarkıcılık ve oyunculukta iş bulamıyor o yüzden bu işi yapıyor” diyorlardı. Bunların hiçbirine takılmadım, çünkü yapmak istediğim işe karşı o kadar heyecanlıydım ki. Kendimden hiç şüphe etmedim. Kendime çok güvendim ve bu güvenle kendimle çok çalıştım. 3,5 yıl önceki Hale’yle bugünkü Hale aynı değil. 3,5 yıl önce konuşmacı olabileceğimi bilmiyorken bugün çok büyük firmalara konuşmacı olarak gidiyorum. Çok etkili kurumsal gelişim eğitimleri veriyorum. 3,5 yıl önce beni yargılayanlar şimdi ağzı açık beni izliyor.

Şu anda “Mesleğiniz nedir?” sorusuna ne cevap veriyorsunuz?

Konuşmacı, yazar, eğitmen. Ama hepsinin birleştiği sürpriz bir proje yolda. Tek kişilik şahane bir oyun geliyor. Bu oyunu halkla da buluşturmak istiyorum.

Bir de kitabınız var değil mi?

Evet “Mutluluk Virüsü” isimli bir kitabım var. Kitabımın her bölümünün sonunda bir QR kodu var, onu okuttuğunuzda benim videom geliyor. Yani kitabı aldığınızda sadece benim hayat hikayemi okumuyorsunuz aynı zamanda kişisel gelişim eğitimi de alabiliyorsunuz.

Duygusal dayanıklılık ve çeviklik eğitimi veriyorum adı 4K: Kara Kutu Kayıtlarını Keşfet. Türkiye’nin en büyük en prestijli kurumsal akademilerinde eğitimlerimi verdim, çok başarılı geri bildirimler aldım.

Kendi içsel yolculuğumu çok sert bir şekilde yaptım 

Alan değiştirmeye karar verdiğinizde nasıl bir bedel ödediniz, neler yaptınız? Bu yolda size en çok ne yardımcı oldu?

Aldığım her eğitimin tabii ki katkısı var ama bu işi yapmaya karar verdikten sonra dokuz tane sertifikasyon aldım. Bence beni ben yapan şey kendi içsel yolculuğumu çok sert bir şekilde yapmış olmamdı ve ciddi bir dönüşüm geçirmiş olmamdı. Eğitimlerimde katılımcılara kendi yaşanmışlığımı örnek gösterebiliyorum. Sağlam arıza biriyim aslında.

Ne demek “arıza biri” olmak?

Yani yaralarım var, düğmelerim var, öfke butonlarım var, kendi kendimi sabote etme potansiyelim var. İşte bunları nasıl yönetebileceğimi öğrendim. Hala bazen çuvallıyorum ama tekrar ayağa kalkabiliyorum. Bence beni ben yapan en güçlü şey samimiyetim. Kendi yaşanmışlıklarımı en cesur şekilde pervasız açıyorum.

Şu anda bulunduğu işinde pozisyonunda rahatsızlık duyan ve çalışma alanını değiştirmek isteyenlere ne önerirsiniz? 

Burada 2 soru var, yaşadığı şirkette mutsuz olmak ayrı bir konu, çalıştığı alandan mutsuz olmak ayrı bir konu. Yaşadığınız şirkette mutsuzsanız bu % 90 sizinle, sizin algınızla alakalı (Burada araya girip, iş koşulları, iş arkadaşları, yönetici vb. gibi faktörleri soruyorum. O da bana bunun 1,5 saat süren konuşmanın detayı olduğunu söylüyor. Konumuz bu olmadığı için detaya inmiyorum) Mutsuzluğumuz bilimsel olarak tespit edilmiş ki % 90 bizimle alakalı.

Çalıştığı alanda mutlu olmayanların ise bir seçim yapması gerekir. Bu çok cesur bir karar. Eğer geçim derdi varsa yani bir ev geçindirilecekse tavsiyem bir müddet paralel kariyer yapılması.

Paralel kariyerden neyi kast ettiğinizi açar mısınız?

Yani mevcut işi bırakmadan arzuladığınız işi yapmaya ufak ufak beraber başlamanız. Ancak para kazanmaya başladığınızda memnun olmadığınız işi bırakmanızı öneririm. Kenarda bir birikiminiz yoksa, size maddi olarak destek olacak biri yoksa pat diye bırakıp bir geçiş yapmanız sizi maddi anlamda zorlayabilir. Bunun çok akıllıca stratejik bir şekilde planlanması gerekiyor.

Çok teşekkürler. İlave etmek istediğiniz bir şey varsa duymak isterim.

Hayatınızı değiştirmek istiyorsanız önce kendiniz değişin. Organizasyonumun da adı bu: Sen değiş dünyan değişsin.

Şarkıcı ve oyunculuktan iş hayatına geçiş yaptı. Artık şirketlere eğitim veriyor. 

Türkiye’nin en çok sevilen ve izlenen dizilerinden biri olan “Avrupa Yakası”nın Yaprak’ı olarak tanıdık Hale Caneroğlu’nu. Dizinin bitmesiyle birlikte o da ortalıktan kayboldu ama bence hikayesi esas kaybolduktan sonra başladı. Bizim onu kayboldu zannettiğimiz zamanlarda o hayatında bin bir gelişim ve dönüşüm yaşayarak bambaşka ufuklara yelken açtı. Şarkıcı ve oyunculuktan iş hayatına geçiş yaptı. Artık şirketlere eğitim veriyor, kurumlar onu konuşmacı olarak davet ediyor. “Mutluluk Virüsü” isimli bir kitabı var. TEDX konuşması yaklaşık 2,5 milyon izlenmeyle Türkiye’nin en çok izlenen konuşmalarından biri oldu. 

Hikayesinden öğrenecek çok şey var. Bol mimik kullanan, içtenliği yüzünden okunan, konuşmayı, okumayı, araştırmayı seven, enerji dolu biri. Ben sordum o samimiyetle yanıtladı. İşte karşınızda Hale Caneroğlu. 



Çok genç bir yaşta Türkiye’nin en sevilen TV dizilerinden birinde gayet başarılı, şöhretli ve de iyi para kazandığınızı düşündüğüm bir pozisyondaydınız. Ne oldu da bütün bunları bırakıp başka bir alana geçmeye karar verdiniz? 

Öncelikle çok gençtiniz iltifatı için teşekkür ediyorum. Avrupa Yakası’yla ekranlara çıktığımda 28 yaşındaydım. Herkes beni 21-22 falan zannetti. Ortadan kaybolmamın cevabı tek kelime; mutsuzdum. Yaptığım işten keyif almıyordum. Düzenli hayatı seviyorum, akşam belirli saatte evimde olmayı seviyorum. Dizi setleri buna imkan vermiyordu, mesai de verilmiyordu. İlave olarak bazı isimlere astronomik paralar ödenirken sizinle ciddi bir pazarlık yapmaya kalkıyorlardı.

Şarkıcılık kariyerime gelince, bir konserde maximum 23-25 şarkı söylersiniz. Bunun 17’sini yabancı, 6 tanesini Türkçe söylerdim ve ben bununla tanınırdım. Ancak işi bırakmaya yakın 23 şarkı Türkçe, 2 de yabancı şarkı söyler olmuştum. Hatta bu da yetmeyip Ankara Havası ister hale gelmişlerdi. Şarkı söylerken şişiyordum. Sahnede özsaygımı yitiriyordum, nefret ediyordum yaptığım işten.

Hem oyunculuğu hem şarkıcılığı sadece para için yapar hale gelmiştim. Derken o sıralar ilk evliliğimi bitirdim ve şu anda hayatımın aşkı olan erkekle tanıştım. Onun da desteğiyle bu yola girdim. Sonrasında eşime İngiltere’den gelen teklif üzerine 2-3 sene orada yaşadık. O sırada gelen tüm teklifleri yurt dışında olduğum için geri çeviriyordum.

İşin püf noktası çok başarılı olduğunuz bir işi istemediğinizi kabullenmeniz 

O dönem hiç aklınızın kaldığı bir teklif oldu mu?

Yani düşündüklerim oldu ama gerçekten istemediğimi biliyordum. İşin püf noktası ne biliyor musunuz; çok başarılı olduğunuz, çok sevildiğiniz, tanındığınız bir işi istemediğinizi kabullenmeniz. Bu çok zor ve çok cesur bir karar. Bence hayatımın dönüm noktası oradaydı.

Ne istemediğinizi biliyordunuz, peki ne istediğinize nasıl karar verdiniz?

Öyle pat diye olmadı tabii. Hayatın akışı da bu noktada bana çok yardımcı oldu. İngiltere’ye gittik, yeni evliyiz, dünya tatlısı çok sevdiğim bir üvey oğlum var. Orada kızım dünyaya geldi. Benim tüm konsantrasyonum özel hayatıma döndü. Bir gün İngiltere’deyken kızım 9 aylık yanımda yatarken kendime sordum: “Eeee bundan sonra ne olacak?” Anladım ki ben sadece eş ve anne olarak mutlu olamayacağım ve işte orada yine sordum kendime “Ben hayatımın geri kalanında ne yapacağım” diye. O sırada 42 yaşındaydım. Sonra bir sürü minik iş denedim. Birçok işi başlayıp bıraktım.

Annemin yanına Samsun’a gittiğimde bir Alman Lisesinde konuşmamı teklif ettiler. Hemen kabul ettim. Bu konuşmada çocukların Avrupa Yakası, tiyatro, müzikle ilgili sorduğu her soruyu kişisel gelişime bağlayıp cevaplıyordum. Yıllardır bu konuda kendime yaptığım yatırım ve deneyimleri çocuklara aktarıyordum. Çok keyif aldım konuşmaktan. 45 dk. sürmesi gereken konuşmam 1,5 saat sürdü. O sınıfta bazı öğrenci ve öğretmenlere yürekten dokunabildiğimi ve farklı bakış açısı yaratabildiğimi fark ettim.

Konuşmadan sonra ”Hayatımın geri kalanında ne yapacağımı buldum” dedim. Kişisel gelişim konusundaki deneyim ve yolculuğumu, insanlara aktarmaya, onların da yapabileceğine dair konuşmaya karar verdim. Böylece yeni kariyerim başladı. 2004 yılında kişisel gelişim dünyasına girdiğimde o tarihe kadar en az 700 saatlik çalışmam vardı; atölyelere katılmıştım, eğitim almıştım. Kişisel gelişim benim yaşam tarzımdı.

Ödüm Koptu


Bu kararı aldınız içinizde bir korku olmadı mı? “Nasıl tutunacağım? Başaracak mıyım? Ne yapacağım?” gibi kaygılar yaşamadınız mı?

Yaşamaz olur muyum, ödüm koptu. (Karşılıklı gülüşmeler)

Peki ne yaptınız?

Öncelikle anneme ve en yakın arkadaşlarıma sordum; “Ben bu işi yapabilir miyim, becerebilir miyim” diye. Dediler ki: “Deli misin, sen zaten doğalında bunu hepimize yapıyorsun” Dertli olduğunda beni arayan yakınlarım beni yeni kariyer yolculuğumda sonsuz desteklediler.

Not: Röportajın devamı yarın.
Ne çok alıştım sana ne çok, kolay mı öyle bırakmak. 


Kolay mı? 

Benim biricik davranışım, biliyorum beni hataya sürüklüyorsun, vakit kaybettiriyorsun, canımı acıtıyorsun. Ama kolay mı öyle seni bırakmak?

Lafta çok güzel tabii; gelişmek, değişmek, dönüşmek falan. Ama gel de bırak. Seni bırakıp bir başka davranış seçmek, bir başka tavır sergilemek bunca yıllık dostluğu, güzelim birlikteliği yıkar gibi. Bir ihanet gibi sanki.

Ne günlerimiz oldu, seninle neler yaşadık. Evet kabul, yaşadıklarımın çok hoş şeyler olduğunu söyleyemem. Ama yine de senden vaz geçmek çok radikal.

Seni bırakmam gerektiğini adım gibi biliyorum. Sen benim ben olmamı engelliyorsun çünkü. Fakat nasıl olacak bu bırakmak?

O Kadar Güçlü Olabilir miyim?

Seni bıraktığımda olacakları düşününce... Aman Allah’ım, kaldırabilir miyim? O kadar güçlü olabilir miyim? 

Farkındayım bana çok iyi hissettirmedin. Yıllardır içimdesin; korkularımda, yapamadıklarımda, “hayır” diyemediklerimde, söyleyemediklerimde, yutkunduklarımdasın. Bir parçamsın benim. 

Hani tuvalet alışkanlığı kazandırılmaya çalışılan bazı küçük çocuklar büyük tuvaletlerini kendilerinin bir parçası olarak görüp tutuyorlarmış ya, bazen kendimi onlara benzetiyorum. Seni içimden çıkarmam gerektiğini, bana zarar verdiğini, bırakmam gerektiğini bile bile seni içimde tutuyorum. Gayet bilinçli bir şekilde içimde bir zehri tutar gibiyim.

Bazen soruyorum kendime “ne kadar istiyorum”, seni gerçekten bırakmayı ne kadar istiyorum diye. Deli gibi bırakmak isteyip, delice sahipleniyorum seni.
 “Bak, yanlış düşünüyorsun” falan demesin kimse sakın. Beni anlamaya çalışsınlar sadece. 

Ah benim canım yanlışım. Nasıl bırakacağım ben seni?

Not: Yazıya ilham kaynağı olan danışanım, iyi ki varsın. Şu anda seçimlerinle adeta bir evrim geçirdiğini görmek bana en büyük hediye.

Kurum içinde mülakat yapan herkesin bu konuda eğitim almış olması gerekir. Çünkü mülakat ustalık ister.

“Herkes” kelimesinin içine unvan fark etmeksizin HERKES girer, üst düzey yöneticiler de dahil. Bir yönetici olarak kendi işinizde usta olabilirsiniz ve mülakat yaparken de buna güveniyor olabilirsiniz. Lakin mülakatın kendi ustalığı vardır. Eğitim almadan, sadece tecrübe zeminine oturtulmuş mülakatlar hem sizi hem de kurumu uçurumdan aşağı yuvarlayabilir.

Mülakat Sohbet Değildir 

Mülakat;
  • Rastgele konuşmak
  • Amaçsız soru sormak 
  • Adayı sıkıştırmak 
  • Yayıla yayıla sohbet etmek 
değildir. Aday odaya girdiği andan itibaren neyi niye yaptığınızı, hangi soruyu niye sorduğunuzu, mülakatın aşamalarını bilmeniz gerekir. Aksi durumda hiç tercih etmeyeceğiniz sonuçlarla karşı karşıya kalabilirsiniz.

Yöneticiliğinize Güvenmeyin 

Şayet siz mülakat eğitimi almadan;
  • Yılların yöneticisi olmanıza,
  • Kendi işinizde harika olmanıza, 
  • İnsanlarla ilişkilerinizin çok iyi olmasına, 
  • Şimdiye kadar pek çok mülakat gerçekleştirmiş olmanıza 
dayanarak mülakat yapıyor ve mülakat eğitimi almama konusunda da ısrar ediyorsanız kurumunuzun çok büyük bir sorunu var demektir. En masumundan zaman kaybından tutun, organizasyonun imajını olumsuz etkilemeye kadar gidebilecek vahim sonuçlar doğabilir. Verimli mülakat gerçekleştirmek için yönetici olmak tek ve yeter şart olsaydı mülakat eğitimlerine ne gerek olurdu? Hem adaylar, görüştükleri yöneticilerin yetkinliklerinden, sordukları sorulardan bu kadar yakınırlar mıydı?

Bazen yönetici mülakatlar sırasında kendi doğru sandığı yanlışına öyle bir sarılıyor ki, ayırabilene aşk olsun. Bilmediğini bilmemek tam da böyle bir şey. Her mülakatta aynı yanlış yapıla yapıla kurumsal kültürün bir parçası haline bile gelebiliyor. Kim bilir belki de sizin yıllardır sorduğunuz o soru doğru soru değildir. Belki de kaçınılması gereken soru tiplerini kullanıyorsunuz. Belki de sizin öz güven olarak nitelendirdiğiniz duruş ve oturuşunuz karşı tarafa yüksek ego olarak yansıyor.

Şüphesiz ki tecrübelerin içinde “doğru”lar da var ama doğru bilinen yanlışlar da var. İyi bir mülakat eğitimi tüm bunları birbirinden ayırır, taşlar yerli yerine oturur. Size de sonrasında verimli mülakatlar yapmak kalır. Deneyin ve görün.

Olay ve olgular her zaman akıl yürütmeyle ön gördüğümüz sonuçları doğurmayabilir. 


Bakış açımızla kurban ederiz bazen kendimizi. Hangi açıdan baktığımızın farkında olmadan olaylara, olgulara bakıp yorumlarız. Yaşadığımız acı ve sıkıntılara bakıp ne talihsiz olduğumuzu düşünürüz. Oysa bu konuda ne büyük derstir sufi şair Muhammed İkbal’in meşhur kömür ile elmas hikayesi.

Points Of You “The Coaching Game” kitabından konuyla ilgili bir hikaye gelsin öyleyse.

Acı

Batan gemiden kurtulan adam kimsenin yaşamadığı bir adaya sürüklenmişti. Her gün sabahtan akşama kadar Tanrı’ya onu oradan kurtarması için dua edip yalvarıyordu. Zavallı aç, yaralı adam, sabahtan akşama kadar gözünü ufuktan ayırmadan kendini kurtaracak bir gemi bekliyordu.

Sonunda kendine küçük bir kulübe yapmayı başardı ve içine kendisi ile birlikte adaya sürüklenen eşyaları koydu.

Bir gün adada yiyecek arayışındayken, kulübede yangın çıktı ve tüm kulübe içindekilerle birlikte yanıp gitti. Hatta yangın ağaçlara da sıçradı ve ormanın büyük bir kısmını da yaktı.

Adam “Tanrım, bunu bana nasıl yaptın? Bana felaket üzerine felaket yolluyorsun” diye sitem etti. Geceyi yakındaki bir mağarada geçirdi.

Sabah uyandığında bir geminin makinelerinin sesini duydu. Onu kurtarmaya gelmişlerdi.

“Benin burada olduğumu nasıl bildiniz?” diye sordu adam denizcilere.

“Yaktığın ateşi ve dumanını gördük” dediler.
Bu cümle kurulduktan sonra diyalog nasıl gelişir sizce? Bu ifadeyi duyduktan sonra yanıldığının farkına varan, bakış açısı değişen kaç kişi tanıyorsunuz? 


Yanlış Düşünmek


Yanlış düşünmek nedir? Karşımdakine göre doğru olan bana yanlış görünür, ona yanlış görünen bana doğru görünür. Herkes kendi psikolojik gözlükleriyle, kendi algısıyla bakmıyor mu olaylara? Her birimiz olaylara kendi sınırlandırıcı inançlarımızla bakarken kimi yanlış düşünmekle itham edebiliriz.

Hele ki anlaşmaya çalışıyorsanız, uzlaşmak istiyorsanız “bakın” girizgahı ile ayar çekilmeye çalışılmış “yanlış düşünüyorsun” ifadesi ipleri germekten başka bir işe yaramaz. Bu cümleyi duyduktan sonra yanlış düşündüğünü fark eden, bir anda aydınlanan, yanlışından dönen kaç kişiyi tanıyorsunuz? Bir insanla anlaşmaya çalışırken onu bu cümleyle sakinleştiremezsiniz, ikna edemezsiniz ama çok güzel tetiklersiniz.

Yöneticiler Yapmamalı

Benim için üzücü olan bu cümlenin bir tepe yöneticisinin ağzından çıktığını duymam oldu. Yetişkin görünümlü ergen yöneticiler grubundan sanırım. Tribünlere oynamayı seven, kurum içinde kendisi için “Vay be ne büyük adam” demeleri için çaba sarf eden bir profil. Üstelik de ikna etmesi ve yatıştırması gereken bir müşteriye karşı kullanıyor bu ifadeyi. Tabii tahmin edebileceğiniz gibi müşteri parlıyor ve olay iyice büyüyor.

Bu cümle karşı tarafı düelloya davet eder. Eh, siz kılıcınızı çektiğinizde karşınızdakinin de eli armut toplamıyor. O da “Bana baksana, asıl sen yanlış düşünüyorsun” diye karşı atağa geçiyor.

İletişim doğru bilgiler zemininde tecrübeyle pekişen bir ustalık. Ne mutlu bu ustalığı yakalayanlara.
Neden kabullenmek istemiyoruz; yaşamın içinde acı, hayal kırıklığı, hüzün, kaygı gibi olumsuz duygular var ve olacak. 


Mutluluk Bağımlıları

Evet doğru mutluluk çok büyük kişisel tatmin yaratır. Mutluluk hayatı keyifli hale getirir. İnsanın mutlu olmak için peşinden koşturduğu haz ise mutluluğun parçalarından biridir. Haz kısa sürelidir. Bugün bir çok kişi olmayanın peşinden koşuyor; 7/24 mutluluk kovalıyor. Mutlu olmak için de anlık hazların peşinden sürüklenip gidiyor. Oysa çok haz alıp mutsuz olabilir insan.

Ayrıca, mutluluk saplantısı ile haz duygularının peşinden koşarak harcanmış bir ömre yazık değil mi? Özellikle orta yaştan sonra ortaya çıkan “Geldik, gidiyoruz şu dünyadan. Zevk almaya bakalım” şeklindeki hedonik yaklaşım insanı ne kadar tatmin, ne kadar mutlu eder? Adeta dopamin bağımlısı olarak yaşamak insana ne kazandırır?

Bu mutluluk kovalamacası, mutluluğu koca bir endüstriye dönüştürmüş. Mutluluk üzerine seminerler, konuşmalar, kitaplar. Amazon’da mutlulukla ilgili on binlerce kitap var.

Mutluluk Amaç Olmamalı 


Oysa mutluluk bir amaç olmamalı. Olursa zaten mutsuz oluyoruz. Joy.ology Talks 2019’un bir gününde dinlediğim konuşmacıların büyük çoğunluğu da bunu vurguladı.

Zirvede dinlediğim konuşmacılardan psikolog Ferhat Aydın bakın ne diyor: “İnsanın iyi hissetmeye, mutlu olmaya ihtiyacı yok. İnsanın öfke, kırgınlık, hayal kırıklığı vb. bütün duyguları hissetmeye ihtiyacı var. Mesela depresyon birileri için çok iyi bir hal olabilir, o kişiye fayda yaratabilir.” Ne çarpıcı değil mi? İnsanın harıl harıl kurtulmaya çalıştığı depresyon bile kişinin kendisi için bir öğretmen olabiliyor. Hangi açıdan baktığınızın farkında mısınız? 


Neden kabullenmek istemiyoruz; yaşamın içinde acı, hayal kırıklığı, hüzün, kaygı gibi olumsuz duygular var ve olacak. Parasız kalmak var, borçlanmak var, sağlığını yitirmek var, 6 yaşında küçücük bir çocuğun lösemiden ölümü var, sevdiğinden ayrı düşmek var, çalışıp çalışıp istediği sonucu alamamak var, çocuğuna bisiklet alamamak var, aldatılmak var, en yakınından kazık yemek var.

Mutluluk aslında tüm duyguların varlığını bilerek ve kabul ederek gösterilen bir yaşam ustalığı değil midir?
Bir meslek sahibi olmak ve o meslekte ehil olmak ne büyük kazanım öyle değil mi? 


İşin Uzmanı Olmak

Bir su tesisatçısı olmak mesela; banyoyu mutfağı boydan boya kırıp dökmeden sızıntının nereden geldiğini anlayacak kadar ehil olmak.

Bir elektrik teknisyeni olmak mesela işinde uzman.

Ya da bir kuaför olmak; kıvırcık, düz, dalgalı her saçın dilinden anlayıp saça şekil verebilmek. 

Bir terzi olmak mesela. “Elbise diktiren mi kaldı bu devirde” demeyin. Evet kalmadı ama artık paça boyu alabilen, kıyafet daraltan insan da kalmadı evlerde. Tüm bu ihtiyaçları titizlikle gideren, dar kumaştan bol gömlek diken cinsten bir terzi olmak.

Bir boyacı olmak mesela duvarın dilinden anlayan, alttaki boyanın sırıtmadan üstüne nasıl boya yapılabileceğini bilen. Fırça izi bırakmadan, sanat eseri ortaya çıkarır gibi boyaları konuşturan bir boyacı olmak.

Bir duvar kağıdı kaplama ustası olmak mesela. Duvar kağıtlarını ek yerleri yokmuşçasına birbiriyle öpüştüren, kabarmaması için kağıdı kaplamadan önce duvarı uygun hale getirmeyi bilen bir duvar kağıdı kaplama ustası olmak.

Bir aşçı olmak mesela. Mis gibi yemekler yapan, yaratıcılığın mutfaktaki sembolü bir aşçı olmak.

"Üniversite Mezuniyeti" Meselesi 

Üniversite mezuniyetini adeta “zorunluluk” olarak algılamak ve amaçsız koşu haline getirmek ne yanlış. Elbette yapacağı mesleğin eğitimini almalı herkes; ister liseden, ister kurslardan, ister bir ehil kişinin yanında yetişerek.

Ne güzel ve ne anlamlı bir projeydi rahmetli Mustafa Koç’un başlattığı “Meslek lisesi memleket meselesi” projesi. Keşke Mustafa Koç’un ardından da devam etseydi, keşke sonlandırılmasaydı.

Meslek sahibi olmak için çaba sarf etmiş, işinin ehli olmuş tüm meslek sahiplerine selam olsun.
İnsan evladı fiziki olarak yetişkin görünümüne sahip olunca yetişkin olmuyor, bir yetişkinin sorumluluk anlayışını, davranışlarını, yaklaşımlarını sergilediğinde gerçek bir yetişkin oluyor. 


Yöneticim Çocuk Gibi


“Benim yöneticim tepki olarak küsüyor. Sonra günlerce barışmıyor.”

“Yöneticim çocuk gibi davranıyor. Geçen gün yönetim kuruluna sunum yaptı. Görmeliydiniz; adeta ne kadar çok bildiğini kanıtlama şovu gibiydi.”

“Bilgi eksikliğim yüzünden yanlış yaptığım bir şey oldu. Yöneticim ofiste herkesin önünde beni azarladı. Sadece bağırıp çağırdığı için işin doğrusunu da öğrenemedim açıkçası.”

Bu ve benzeri yakınmaları sıkça alıyorum. İşten çıkarmayı yönetemeyen yönetimler ve yöneticiler, bilmediğini bilmeyen müdürler ve niceleri. İş yerlerindeki yetişkin görünümlü ergen yöneticilerin sayısı pek de az sayılmaz. 


İnsan evladı fiziki olarak yetişkin görünümüne sahip olunca yetişkin olmuyor ki; bir yetişkinin sorumluluk anlayışını, davranışlarını, yaklaşımlarını sergilediğinde gerçek bir yetişkin oluyor.

Yönetsel becerilerin içselleştirilip uygulanabilir hale gelebilmesi için önce kişinin olgunlaşma yolculuğunda belirli bir yere gelmiş olması gerekir. 
Davranış, yaklaşım ve tepkilerinde 15 yaşında kalmış yetişkin görünümlü bir ergenin, fiziki yaşı 35 olsa ne olur?

Bilimsel Açıklama

Context Professionals blog sayfasında “Ergen Yetişkinler ve Ergen Liderler” başlıklı bir yazı yazan Cahide Akkuzu bu konuya bilimsel açıklama getirmiş. İşte yazıdan bir kesit:



“Yetişkin olmak, bağımsız bir benlik duygusu geliştirmek, bilgelik ve sosyal olgunluk ile ilgili özellikleri kazanmak demektir. Daha fazla farkında olmak, kendimizi tanımak, davranışlarımızı kontrol altına almak, ilişkilerimizi ve bizi etkileyen sosyal faktörleri giderek daha iyi tanımak ve daha iyi yönetmek anlamına geliyor. Yetişkin olarak gelişmek ise kişinin yaşı ve IQ’ sundan bağımsız olarak bahsetmiş olduğum bu karmaşık ve çok boyutlu düşünme ve analiz yapma kapasitesini ne kadar geliştirebildiğini gösteriyor.”

Merak edenler yazının tamamına buradan ulaşabilirler. 

Organizasyonların içindeki yetişkin yöneticilerin artması ümidiyle…
Bir “İK ilgilisi” para verip satın aldığı eğitim programının iyi geçmesi için elinden geleni yapar, ilgilidir konuyla. Bir de “İK İlgisizleri” var. Onlar bilgi akışı sağlamaz, ne olup bittiğiyle pek ilgilenmez. İlgisizdir kısaca. 


Aşağıdaki örnekleri yazarken iş disiplini yüksek, sorumluluk anlayışına sahip, işini severek yapan gerçekten “ilgili” tüm İK çalışanlarını selamlıyor ve onları tenzih ediyorum.

Bir Hafta Sonu Eğitimi 

Cumartesi Pazar iki günlük eğitim vereceğim. Tüm hazırlıkları katılımcılar gelmeden yapmak ve zamanında başlayabilmek amacıyla yine erkenden eğitim salonundayım. Salon henüz bomboş ve sürpriz yok; ne salon düzeni istediğim gibi, ne eğitim malzemelerim salona bırakılmış. Daha da kötüsü hafta sonu olduğu için şirkette yardım alabileceğim bir Allah’ın kulu yok. Bilgisayarı projeksiyon cihazına bağlıyorum ama görüntü gelmiyor, teknik desteğe de ihtiyacım var.

Biraz daha bekliyorum, 10-15 dakika geçiyor, beni içeri alan güvenlik görevlisinin dışında hala kimse yok. Bana telefonu verilen, ilgileneceği vaad edilen “İnsan Kaynakları İlgilisi”ni arıyorum, 7. çalışta telefonunu açıyor uykulu bir sesle. Eğitim bölümünden “ilgili” kişiye ulaşıp bana yönlendireceğini söylüyor. “İlgili” kişi eğitimin başlamasına 15 dk. kala asık suratıyla sallana sallana ancak geliyor, en ufak bir kaygı belirtisi sergilemeden. Asık suratlı ruhsuz İK’cı olur mu? Bu arada katılımcılar da yavaş yavaş geliyor. Benim salonu insanlardan önce hazırlama hayalim suya düşüyor. Afa cafa salondaki masaları düzeltiyoruz, malzemeler masalara dağılıyor, teknik kişi gelip sorunu gideriyor. Eğitim normal saatinden 20 dk.geç başlıyor ve “ilgili kişi”nin umuru olmuyor.

Bir Şehir Dışı Eğitimi

Şehir dışında eğitimdeyim. Şirketin kendi yerinde olacak eğitim. Eğitim tarihinden bir hafta önce her şey normal; eğitimle ilgilenecek İK görevlisinin isim ve telefon numarası veriliyor, yardımcı olacağı söyleniyor. Son dakikaya sürpriz olmasın diye salonda ne istediğimi önceden tek tek yazıp gönderiyorum e postayla, salon düzeni dahil.

Bir gün önceden gidiyorum, eşyalarımı kalacağım odaya bırakıp eğitim salonuna gidiyorum, hiçbir şey istediğim gibi değil. Oradaki görevli soruyor; “Salon düzenini nasıl istersiniz?” diye. “Yazmıştım, size gelmedi mi?” diyorum. “Hayır” diyor iyi niyetli görevli. Tekrar anlatıyorum. Birkaç teknik sıkıntı var. “Bende numarası yok, ilgili kişiyi ararsanız, halleder” diyor. Arıyorum, ama ilgili olması beklenen İK çalışanı telefonunu açmıyor. Derdimi anlatan whatsApp mesaj atıyorum. Çevrim içi oluyor ama benim mesajıma bakmıyor. Oysa her İK’cı bir iletişimci olmalı.

Bu insanlara İK ilgilisi değil “İK İlgisizi” demek lazım. Çünkü bir İK ilgilisi para verip satın aldığı eğitimin iyi geçmesi için elinden geleni yapar, eğitimin vaktinde başlaması için uğraşır, ilgilidir konuyla. İK ilgisizleri ise bilgi akışı sağlamaz, işleri son dakikaya bırakır, ne olup bittiğiyle pek de ilgilenmez. Allah kurumlardan uzak tutsun onları.
İstiyoruz istiyoruz ama bir türlü olmuyor. Acaba gerçekten istiyor muyuz? İçimizdeki arzu ne boyutta?



Hayallerimize ulaşmayı, hedefleri tutturmayı, arzuladığımız yaşam biçimine kavuşmayı ve daha pek çok şeyi istiyoruz.

Peki istediklerimiz için bedel ödemeye hazır mıyız? Ne kadar bedel ödeyebiliriz? Vazgeçmeyen taş işçisi misali kaçımız sonuna kadar gitmeye hazır?

Şeyda Bodur’un kaleme aldığı, Portakalın Bilgeliği (www.portakalinbilgeligi.com) bloğundaki “Mistik Hikayeler” başlıklı yazıdan şu hikayeyi okuyun o halde: 

Vaktiyle bir kişi aydınlanmak (hidayete ermek) ister. Nasıl bir iştir, nasıl olacaktır? Ona sorar, buna danışır, derler ki, falanca köyde bir bilge var. Kimse bilmese bile O bilir. Heyecanla soluğu alır köyde, aranır taranır, bilge nehir kenarında gözleri yarı kapalı sessizlik içinde oturmakta.

Derdini anlatır, bilge huşû içinde dinler, sonrasında ne oluyor demeye kalmadan bilge kafasını tutuğu gibi suya daldırır, bizimkisi önce şaka sanır, sonra can havliyle çırpınır.

Ne zaman sudan çıkarılır kafası, kendisine gülümseyerek bakan bilgeyi görür;

“Ne düşündün suyun altındayken?”

“Nefes alabilmekten başka bir şey düşünmedim.”

Bilge yanıtlar; ”Ne zaman Tanrı aşkı için de aynı şekilde düşünürsün, Tanrı’dan başka bir şey düşünemezsin, gel o zaman sana anlatayım, şimdi değil” diye yanıtlar.

Yani öyle bir istemeli, öyle bir istemeli ki insan, gayrısı olmamalı. Kömürle elmasın hikayesinde yanan elmas misali, yana yana istemeli. Bu denli kuvvetli bir isteğin önünde ne durabilir ki?
İletişim becerisi İnsan Kaynakları yöneticisinin olmazsa olmazıdır. Bir İK müdürü “güvenli davranış” nedir bilmeli ve uygulamalı. Neyi nasıl söyleyeceğini bilmeyen, kaş yapayım derken göz çıkartan insandan İK Müdürü olur mu? 


İletişim Olmazsa Olmaz


Bir İnsan Kaynakları çalışanı aynı zamanda iyi bir iletişimci olmalı. Önce dinlemeli, lafını bilmeli, neyi nasıl konuşacağını tartmalı.

Zaman içerisinde bu işi layığınca yapan, tarzlarına, iş yapma biçimlerine hayran olduğum İK çalışanlarıyla / yöneticileriyle tanıştığım, iş yaptığım, varlıklarından haberdar olduğum gibi, İnsan Kaynaklarında çalışmasına, üstüne üstlük yöneticilik yapmasına hayret ettiğim insanlar da oldu.

İletişim becerisi İnsan Kaynakları yöneticisinin “olmazsa olmaz”ıdır. Bir İK müdürü “güvenli davranış” nedir bilmeli ve uygulamalı. Dinlemeyen, nasıl konuşacağını bilmeyen, empati yoksunu, kaş yapayım derken göz çıkartan insandan İK Müdürü olur mu? En çok da bu insanların ekiplerine üzülürüm. Saldırmayı iletişim kurmaya tercih eden, üstüne üstlük pişkin biçimde bunu savunan İK yöneticilerinin olması ne acı. Bu örnekleri görünce “Müdürsüz Yönetim mümkün mü?” diye soruyor insan kendi kendine.

Kendi Gelişiminden Bir Haber İK’cılar 

Bir İK Yöneticisi düşünün ki kendi iletişiminde sıkıntı varken firma çalışanlarına “Etkin İletişim” eğitimi aldırıyor.

Okumayan, bilgi sahibi olmadan fikir yürütmeye çalışan İK müdürleri var. Trajikomik bir biçimde ekiplerine “arkadaşlar kitap okuyun” gibi cümleler kuruyor. Düşünsenize en başta yönetici kendisi okumuyor.

Olumsuz geri besleme yapmayı bilmeyen İnsan Kaynakları müdürleri var. Sonra da kalkıp firma içinde “Performansta Geri Besleme” başlıklı eğitim aldırıyorlar. Bilmediğini bilmeyen müdürlerin olması ne acı.

Uzmanının yöneticisinin açığını kapatmaya çalıştığı, devirdiği çamları kaldırmaya çalıştığı durumlar gördüm.

Kişi gelişime önce kendisinden başlamalı, çalışanlardan değil. İşini layığınca yapan, aynı zamanda harika bir iletişimci olan, insan gibi davranan bütün insan kaynakları müdürlerine selam olsun.
Şimdiye kadar özel sektörde hiçbir firmada Down Sendromlu çalışana rastlamadım. Peki neden olmasın? 


Tebessüm Ettiren Mekan

Size harika bir mekan tavsiye ediyorum; İstanbul Üsküdar’daki Tebessüm Kahvesi. Buraya gidip de gülümsememek pek mümkün değil. Tebessüm Kahvesi Üsküdar Belediyesinin işlettiği harika bir mekan. Mutlaka gidin, İstanbul dışında yaşıyorsanız, İstanbul’a geldiğinizde gidilecek mekanlar listenize alın. Gidin ki doğru koşullar sağlandığında insanlardan nasıl verim alındığını, farklılıklarla kaynaşmanın nasıl mümkün olduğunu görün. 

Geçen hafta kahve içmeye gittim Tebessüm Kahvesi’ne, harika bir mekan. Rengarenk masa ve sandalyelerle donatılmış açık mekanı ve güzel bir bahçesi var. Kahvaltı da yapabilirsiniz, menüsü lezzetli. Mekanı en anlamlı kılan ise down sendromlu garsonları. Harikalar, arı gibi çalışıyorlar. Onları görünce hangimiz engelliyiz diye sordum kendi kendime.

Mekanın ismine yaraşır gözlerinin içi gülen, tatlı ve işine oldukça hakim bir Proje Yöneticisi var; Şermin Çoban. Sohbet ettik kendisiyle. Mekanda 19-38 yaş aralığında 10 tane Down Sendromlu garson çalıştığını öğrendim; üçü kız, yedisi erkek. Nasıl bu kadar disiplinli ve sorumluluk anlayışı ile çalıştıklarını sordum. Kolay değil bunu  sağlamak neticede. Bu projede eğitimin çok önemli olduğunu anlattı Şermin hanım. Yaklaşık bir yıllık davranış eğitiminden sonra bu aşamaya geldiklerini anlattı. Elbette her biri farklı gelişim göstermiş. Gelişme durumlarına göre bazıları tam garsonluk yapıyor, bazıları sadece boşları topluyormuş.

Toplumu da Eğitiyor

Projenin bu insanların hayatlarına katkısı ortada; özgüvenleri artıyor, iletişim becerileri yükseliyor, insanlarla iletişimi ve kişisel ihtiyaçlarını tek başına gidermeyi öğreniyorlar. Her biri kendi içinde bir yaşayan kahraman, ayrı bir başarı hikayesi. Ama kazanımlar sadece bunlarla sınırlı değil; proje toplumsal farkındalığı da artırıyor. Karşılıklı birbirimize nasıl yaklaşacağız, nasıl davranacağız konularında toplumu da eğitiyor. 

Down sendromlu çalışanlar burada aldıkları eğitimden sonra özel sektörde daha rahat iş sahibi olabiliyor. Açıkçası şimdiye kadar özel sektörde hiçbir firmada Down Sendromlu çalışana rastlamadım. Bu mekanı gördükten sonra “neden olmasın” diye düşünüyorum. 

İK yöneticisi olan, iş yeri olan, istihdam yapan arkadaşlarım, neden olmasın? Neden şirketinizde down sendromlu bir çalışan istihdam edilmesin? Onlara  uygun işler neden olmasın? Bölümler arası evrak getirip götürmek, çay servisi yapmak, yemekhanede garsonluk vb. işleri düşünün. Bir firma için harika bir çalışan çeşitliliği değil mi? Ne dersiniz?
50’lerinin üstünde çalışana sahip olan şirketler, bu insanları değerli bir varlık olarak görmeli. Onların şimdiye kadar yaşadığı ve adapte oldukları değişiklikler en başta esnekliklerinin bir göstergesi. 


55 Yaş ve Üstü


Doktorların söylediğine göre artık 75 yaş ve üstünü yaşlı kabul etmemiz gerekiyor. Ama benim yaşı ileride olan çalışandan kastım (özellikle öğrenme yaklaşımları açısından) 55 yaş ve üstü çalışanlar. Bambaşka bir nesil. İş hayatına bilgisayarsız başlamış, cep telefonu olmadan çalışabilmiş, öncelikleri ve çekinceleri bir hayli farklı olan bir nesil.

50’lerinin üstünde çalışana sahip olan şirketler, bu insanları değerli bir varlık olarak görmeli. Onların şimdiye kadar yaşadığı ve adapte oldukları değişiklikler en başta esnekliklerinin bir göstergesi. Bin bir çeşit ekonomik iniş çıkışların olduğu, dövizin bir fırlayıp bir aşağı indiği, internetin olmadığı, iş yapış biçimlerinin hayli farklı olduğu dönemlerden bugünlere gelmiş insanlar. Geniş tecrübe ve bilgiye sahipler. Elbette yaşla birlikte gelen ve işe yansıyan sağlık sorunları da olabilir. Her şey artı ve eksi yönleriyle gelmez mi zaten?

Nasıl Geliştirelim?

Şirketlerin çoğu Y Kuşağı, (hatta artık Z kuşağı) nasıl öğrenir, diye kafa yoruyor. Potansiyel gelişimi için ne yapmak gerek, genç çalışanlar online eğitimle mi gelişir, konuları bir hayli gündemde. Dergilerde, makalelerde hemen hemen hepimizin karşısına çıkmıştır “milenyum çocukları iş hayatından ne isterler, ne beklerler” diye. Uyum sağlamak ve onları geliştirmek için planlanmış eğitim programları bile var. Peki ya şirket içindeki belli yaşın üstündeki çalışan nüfusunuz? Onların da farkında mısınız?

An itibarı ile genç nüfusun hakim olduğu Türkiye’de elbette kurumlar için “yaşlı çalışan nüfusu nasıl geliştirelim” mevzusu sıcak bir konu değil. Ancak bunun bir kenara da atılmaması gerektiğine inanıyorum. Çünkü ülkemizde ortalama ömür uzadı, nüfusumuz eskiye göre yavaş da olsa yaşlanıyor. Haliyle bu durum kurumlara da yansıyacak.

Şu an için öncelikli olmasa da, ilerleyen dönemlerde yaşı ileride olan çalışanların da nasıl kolay öğrenip geliştiklerini bilmek organizasyonlar için önemli bir konu.

Kurum içi öğrenme ve gelişim için her yaş grubunun ihtiyacı dikkate alınmalı.

Kaan Sekban iş yaşamının gözden kaçan saçmalıklarına adeta büyüteç tutmuş. 



İronik Bakış Açısı

Uzun bir bilet kovalamacasından sonra, nihayet gidip izleyebildim Kaan Sekban’ı. Malum, gösteri biletleri bir hayli önceden tükeniyor.

İş hayatını, anılarını, yaşadıklarını ironik bakış açısıyla anlattığı gösterisi pek eğlenceliydi doğrusu. İş hayatının rutini olarak sorgulamadan kabullenilen ve uygulanan saçmalıklar, büyütülüp sahneden bize aktarılınca, olayın veya davranışın anlamsızlığı net bir şekilde görünüyor. Kaan Sekban iş yaşamının gözden kaçan saçmalıklarına adeta büyüteç tutmuş.

Kaliteli Mizah 

Yöneticileri ve yöneticilerin çalışanlarına güzide yaklaşımlarını bir güzel dolamış diline. Çalışanlarının gelişimlerini baltalayan yöneticiler de nasibini alıyor haliyle Kaan Sekban’dan. İnsan izleyince “müdürsüz yönetim mümkün mü?” diye soruyor kendine.

Mizahın yadsınamaz bir gücü var. Gösteriyi izledikten sonra (ki skeçlerini izledikten sonra da) kaliteli mizahın harika bir eleştiri biçimi olduğunu bir kez daha gördüm. Bu gösteriyi ele alacak olursak, iş yapış biçimlerine, yönetim anlayışlarına yönelik nefis eleştiriler var içinde.

Mizah aynı zamanda çok da eğlenceli bir öğrenme yöntemi. Düşünsenize insan kendi yaptığı hatayı fark ediyor ve kabulleniyor, hem de gülerek. Kim bilir belki de izleyenler iş yaşamının içinde sorgulamadan sergilediği tavır ve davranışlarına ayar çeker bundan sonra. Belki körü körüne yaptıklarını sorgularlar.

Velhasıl kendine has beyefendi üslubuyla küfürsüz, belden aşağı konuşmadan güldürdü bizi Kaan Sekban. Ne güzel, ne özgün bir renk oldu Türkiye’de.

Özellikle çalışma hayatının içinde olanlar, henüz izlemediyseniz izleyin derim. Kendinizden, iş yaşamınızdan bulacağınız ve güleceğiniz pek çok şey var çünkü.