son yazılar
Bu cümle kurulduktan sonra diyalog nasıl gelişir sizce? Bu ifadeyi duyduktan sonra yanıldığının farkına varan, bakış açısı değişen kaç kişi tanıyorsunuz? 


Yanlış Düşünmek


Yanlış düşünmek nedir? Karşımdakine göre doğru olan bana yanlış görünür, ona yanlış görünen bana doğru görünür. Herkes kendi psikolojik gözlükleriyle, kendi algısıyla bakmıyor mu olaylara? Her birimiz olaylara kendi sınırlandırıcı inançlarımızla bakarken kimi yanlış düşünmekle itham edebiliriz.

Hele ki anlaşmaya çalışıyorsanız, uzlaşmak istiyorsanız “bakın” girizgahı ile ayar çekilmeye çalışılmış “yanlış düşünüyorsun” ifadesi ipleri germekten başka bir işe yaramaz. Bu cümleyi duyduktan sonra yanlış düşündüğünü fark eden, bir anda aydınlanan, yanlışından dönen kaç kişiyi tanıyorsunuz? Bir insanla anlaşmaya çalışırken onu bu cümleyle sakinleştiremezsiniz, ikna edemezsiniz ama çok güzel tetiklersiniz.

Yöneticiler Yapmamalı

Benim için üzücü olan bu cümlenin bir tepe yöneticisinin ağzından çıktığını duymam oldu. Yetişkin görünümlü ergen yöneticiler grubundan sanırım. Tribünlere oynamayı seven, kurum içinde kendisi için “Vay be ne büyük adam” demeleri için çaba sarf eden bir profil. Üstelik de ikna etmesi ve yatıştırması gereken bir müşteriye karşı kullanıyor bu ifadeyi. Tabii tahmin edebileceğiniz gibi müşteri parlıyor ve olay iyice büyüyor.

Bu cümle karşı tarafı düelloya davet eder. Eh, siz kılıcınızı çektiğinizde karşınızdakinin de eli armut toplamıyor. O da “Bana baksana, asıl sen yanlış düşünüyorsun” diye karşı atağa geçiyor.

İletişim doğru bilgiler zemininde tecrübeyle pekişen bir ustalık. Ne mutlu bu ustalığı yakalayanlara.
Neden kabullenmek istemiyoruz; yaşamın içinde acı, hayal kırıklığı, hüzün, kaygı gibi olumsuz duygular var ve olacak. 


Mutluluk Bağımlıları

Evet doğru mutluluk çok büyük kişisel tatmin yaratır. Mutluluk hayatı keyifli hale getirir. İnsanın mutlu olmak için peşinden koşturduğu haz ise mutluluğun parçalarından biridir. Haz kısa sürelidir. Bugün bir çok kişi olmayanın peşinden koşuyor; 7/24 mutluluk kovalıyor. Mutlu olmak için de anlık hazların peşinden sürüklenip gidiyor. Oysa çok haz alıp mutsuz olabilir insan.

Ayrıca, mutluluk saplantısı ile haz duygularının peşinden koşarak harcanmış bir ömre yazık değil mi? Özellikle orta yaştan sonra ortaya çıkan “Geldik, gidiyoruz şu dünyadan. Zevk almaya bakalım” şeklindeki hedonik yaklaşım insanı ne kadar tatmin, ne kadar mutlu eder? Adeta dopamin bağımlısı olarak yaşamak insana ne kazandırır?

Bu mutluluk kovalamacası, mutluluğu koca bir endüstriye dönüştürmüş. Mutluluk üzerine seminerler, konuşmalar, kitaplar. Amazon’da mutlulukla ilgili on binlerce kitap var.

Mutluluk Amaç Olmamalı 


Oysa mutluluk bir amaç olmamalı. Olursa zaten mutsuz oluyoruz. Joy.ology Talks 2019’un bir gününde dinlediğim konuşmacıların büyük çoğunluğu da bunu vurguladı.

Zirvede dinlediğim konuşmacılardan psikolog Ferhat Aydın bakın ne diyor: “İnsanın iyi hissetmeye, mutlu olmaya ihtiyacı yok. İnsanın öfke, kırgınlık, hayal kırıklığı vb. bütün duyguları hissetmeye ihtiyacı var. Mesela depresyon birileri için çok iyi bir hal olabilir, o kişiye fayda yaratabilir.” Ne çarpıcı değil mi? İnsanın harıl harıl kurtulmaya çalıştığı depresyon bile kişinin kendisi için bir öğretmen olabiliyor. Hangi açıdan baktığınızın farkında mısınız? 


Neden kabullenmek istemiyoruz; yaşamın içinde acı, hayal kırıklığı, hüzün, kaygı gibi olumsuz duygular var ve olacak. Parasız kalmak var, borçlanmak var, sağlığını yitirmek var, 6 yaşında küçücük bir çocuğun lösemiden ölümü var, sevdiğinden ayrı düşmek var, çalışıp çalışıp istediği sonucu alamamak var, çocuğuna bisiklet alamamak var, aldatılmak var, en yakınından kazık yemek var.

Mutluluk aslında tüm duyguların varlığını bilerek ve kabul ederek gösterilen bir yaşam ustalığı değil midir?
Bir meslek sahibi olmak ve o meslekte ehil olmak ne büyük kazanım öyle değil mi? 


İşin Uzmanı Olmak

Bir su tesisatçısı olmak mesela; banyoyu mutfağı boydan boya kırıp dökmeden sızıntının nereden geldiğini anlayacak kadar ehil olmak.

Bir elektrik teknisyeni olmak mesela işinde uzman.

Ya da bir kuaför olmak; kıvırcık, düz, dalgalı her saçın dilinden anlayıp saça şekil verebilmek. 

Bir terzi olmak mesela. “Elbise diktiren mi kaldı bu devirde” demeyin. Evet kalmadı ama artık paça boyu alabilen, kıyafet daraltan insan da kalmadı evlerde. Tüm bu ihtiyaçları titizlikle gideren, dar kumaştan bol gömlek diken cinsten bir terzi olmak.

Bir boyacı olmak mesela duvarın dilinden anlayan, alttaki boyanın sırıtmadan üstüne nasıl boya yapılabileceğini bilen. Fırça izi bırakmadan, sanat eseri ortaya çıkarır gibi boyaları konuşturan bir boyacı olmak.

Bir duvar kağıdı kaplama ustası olmak mesela. Duvar kağıtlarını ek yerleri yokmuşçasına birbiriyle öpüştüren, kabarmaması için kağıdı kaplamadan önce duvarı uygun hale getirmeyi bilen bir duvar kağıdı kaplama ustası olmak.

Bir aşçı olmak mesela. Mis gibi yemekler yapan, yaratıcılığın mutfaktaki sembolü bir aşçı olmak.

"Üniversite Mezuniyeti" Meselesi 

Üniversite mezuniyetini adeta “zorunluluk” olarak algılamak ve amaçsız koşu haline getirmek ne yanlış. Elbette yapacağı mesleğin eğitimini almalı herkes; ister liseden, ister kurslardan, ister bir ehil kişinin yanında yetişerek.

Ne güzel ve ne anlamlı bir projeydi rahmetli Mustafa Koç’un başlattığı “Meslek lisesi memleket meselesi” projesi. Keşke Mustafa Koç’un ardından da devam etseydi, keşke sonlandırılmasaydı.

Meslek sahibi olmak için çaba sarf etmiş, işinin ehli olmuş tüm meslek sahiplerine selam olsun.
İnsan evladı fiziki olarak yetişkin görünümüne sahip olunca yetişkin olmuyor, bir yetişkinin sorumluluk anlayışını, davranışlarını, yaklaşımlarını sergilediğinde gerçek bir yetişkin oluyor. 


Yöneticim Çocuk Gibi


“Benim yöneticim tepki olarak küsüyor. Sonra günlerce barışmıyor.”

“Yöneticim çocuk gibi davranıyor. Geçen gün yönetim kuruluna sunum yaptı. Görmeliydiniz; adeta ne kadar çok bildiğini kanıtlama şovu gibiydi.”

“Bilgi eksikliğim yüzünden yanlış yaptığım bir şey oldu. Yöneticim ofiste herkesin önünde beni azarladı. Sadece bağırıp çağırdığı için işin doğrusunu da öğrenemedim açıkçası.”

Bu ve benzeri yakınmaları sıkça alıyorum. İşten çıkarmayı yönetemeyen yönetimler ve yöneticiler, bilmediğini bilmeyen müdürler ve niceleri. İş yerlerindeki yetişkin görünümlü ergen yöneticilerin sayısı pek de az sayılmaz. 


İnsan evladı fiziki olarak yetişkin görünümüne sahip olunca yetişkin olmuyor ki; bir yetişkinin sorumluluk anlayışını, davranışlarını, yaklaşımlarını sergilediğinde gerçek bir yetişkin oluyor.

Yönetsel becerilerin içselleştirilip uygulanabilir hale gelebilmesi için önce kişinin olgunlaşma yolculuğunda belirli bir yere gelmiş olması gerekir. 
Davranış, yaklaşım ve tepkilerinde 15 yaşında kalmış yetişkin görünümlü bir ergenin, fiziki yaşı 35 olsa ne olur?

Bilimsel Açıklama

Context Professionals blog sayfasında “Ergen Yetişkinler ve Ergen Liderler” başlıklı bir yazı yazan Cahide Akkuzu bu konuya bilimsel açıklama getirmiş. İşte yazıdan bir kesit:



“Yetişkin olmak, bağımsız bir benlik duygusu geliştirmek, bilgelik ve sosyal olgunluk ile ilgili özellikleri kazanmak demektir. Daha fazla farkında olmak, kendimizi tanımak, davranışlarımızı kontrol altına almak, ilişkilerimizi ve bizi etkileyen sosyal faktörleri giderek daha iyi tanımak ve daha iyi yönetmek anlamına geliyor. Yetişkin olarak gelişmek ise kişinin yaşı ve IQ’ sundan bağımsız olarak bahsetmiş olduğum bu karmaşık ve çok boyutlu düşünme ve analiz yapma kapasitesini ne kadar geliştirebildiğini gösteriyor.”

Merak edenler yazının tamamına buradan ulaşabilirler. 

Organizasyonların içindeki yetişkin yöneticilerin artması ümidiyle…
Bir “İK ilgilisi” para verip satın aldığı eğitim programının iyi geçmesi için elinden geleni yapar, ilgilidir konuyla. Bir de “İK İlgisizleri” var. Onlar bilgi akışı sağlamaz, ne olup bittiğiyle pek ilgilenmez. İlgisizdir kısaca. 


Aşağıdaki örnekleri yazarken iş disiplini yüksek, sorumluluk anlayışına sahip, işini severek yapan gerçekten “ilgili” tüm İK çalışanlarını selamlıyor ve onları tenzih ediyorum.

Bir Hafta Sonu Eğitimi 

Cumartesi Pazar iki günlük eğitim vereceğim. Tüm hazırlıkları katılımcılar gelmeden yapmak ve zamanında başlayabilmek amacıyla yine erkenden eğitim salonundayım. Salon henüz bomboş ve sürpriz yok; ne salon düzeni istediğim gibi, ne eğitim malzemelerim salona bırakılmış. Daha da kötüsü hafta sonu olduğu için şirkette yardım alabileceğim bir Allah’ın kulu yok. Bilgisayarı projeksiyon cihazına bağlıyorum ama görüntü gelmiyor, teknik desteğe de ihtiyacım var.

Biraz daha bekliyorum, 10-15 dakika geçiyor, beni içeri alan güvenlik görevlisinin dışında hala kimse yok. Bana telefonu verilen, ilgileneceği vaad edilen “İnsan Kaynakları İlgilisi”ni arıyorum, 7. çalışta telefonunu açıyor uykulu bir sesle. Eğitim bölümünden “ilgili” kişiye ulaşıp bana yönlendireceğini söylüyor. “İlgili” kişi eğitimin başlamasına 15 dk. kala asık suratıyla sallana sallana ancak geliyor, en ufak bir kaygı belirtisi sergilemeden. Asık suratlı ruhsuz İK’cı olur mu? Bu arada katılımcılar da yavaş yavaş geliyor. Benim salonu insanlardan önce hazırlama hayalim suya düşüyor. Afa cafa salondaki masaları düzeltiyoruz, malzemeler masalara dağılıyor, teknik kişi gelip sorunu gideriyor. Eğitim normal saatinden 20 dk.geç başlıyor ve “ilgili kişi”nin umuru olmuyor.

Bir Şehir Dışı Eğitimi

Şehir dışında eğitimdeyim. Şirketin kendi yerinde olacak eğitim. Eğitim tarihinden bir hafta önce her şey normal; eğitimle ilgilenecek İK görevlisinin isim ve telefon numarası veriliyor, yardımcı olacağı söyleniyor. Son dakikaya sürpriz olmasın diye salonda ne istediğimi önceden tek tek yazıp gönderiyorum e postayla, salon düzeni dahil.

Bir gün önceden gidiyorum, eşyalarımı kalacağım odaya bırakıp eğitim salonuna gidiyorum, hiçbir şey istediğim gibi değil. Oradaki görevli soruyor; “Salon düzenini nasıl istersiniz?” diye. “Yazmıştım, size gelmedi mi?” diyorum. “Hayır” diyor iyi niyetli görevli. Tekrar anlatıyorum. Birkaç teknik sıkıntı var. “Bende numarası yok, ilgili kişiyi ararsanız, halleder” diyor. Arıyorum, ama ilgili olması beklenen İK çalışanı telefonunu açmıyor. Derdimi anlatan whatsApp mesaj atıyorum. Çevrim içi oluyor ama benim mesajıma bakmıyor. Oysa her İK’cı bir iletişimci olmalı.

Bu insanlara İK ilgilisi değil “İK İlgisizi” demek lazım. Çünkü bir İK ilgilisi para verip satın aldığı eğitimin iyi geçmesi için elinden geleni yapar, eğitimin vaktinde başlaması için uğraşır, ilgilidir konuyla. İK ilgisizleri ise bilgi akışı sağlamaz, işleri son dakikaya bırakır, ne olup bittiğiyle pek de ilgilenmez. Allah kurumlardan uzak tutsun onları.
İstiyoruz istiyoruz ama bir türlü olmuyor. Acaba gerçekten istiyor muyuz? İçimizdeki arzu ne boyutta?



Hayallerimize ulaşmayı, hedefleri tutturmayı, arzuladığımız yaşam biçimine kavuşmayı ve daha pek çok şeyi istiyoruz.

Peki istediklerimiz için bedel ödemeye hazır mıyız? Ne kadar bedel ödeyebiliriz? Vazgeçmeyen taş işçisi misali kaçımız sonuna kadar gitmeye hazır?

Şeyda Bodur’un kaleme aldığı, Portakalın Bilgeliği (www.portakalinbilgeligi.com) bloğundaki “Mistik Hikayeler” başlıklı yazıdan şu hikayeyi okuyun o halde: 

Vaktiyle bir kişi aydınlanmak (hidayete ermek) ister. Nasıl bir iştir, nasıl olacaktır? Ona sorar, buna danışır, derler ki, falanca köyde bir bilge var. Kimse bilmese bile O bilir. Heyecanla soluğu alır köyde, aranır taranır, bilge nehir kenarında gözleri yarı kapalı sessizlik içinde oturmakta.

Derdini anlatır, bilge huşû içinde dinler, sonrasında ne oluyor demeye kalmadan bilge kafasını tutuğu gibi suya daldırır, bizimkisi önce şaka sanır, sonra can havliyle çırpınır.

Ne zaman sudan çıkarılır kafası, kendisine gülümseyerek bakan bilgeyi görür;

“Ne düşündün suyun altındayken?”

“Nefes alabilmekten başka bir şey düşünmedim.”

Bilge yanıtlar; ”Ne zaman Tanrı aşkı için de aynı şekilde düşünürsün, Tanrı’dan başka bir şey düşünemezsin, gel o zaman sana anlatayım, şimdi değil” diye yanıtlar.

Yani öyle bir istemeli, öyle bir istemeli ki insan, gayrısı olmamalı. Kömürle elmasın hikayesinde yanan elmas misali, yana yana istemeli. Bu denli kuvvetli bir isteğin önünde ne durabilir ki?
İletişim becerisi İnsan Kaynakları yöneticisinin olmazsa olmazıdır. Bir İK müdürü “güvenli davranış” nedir bilmeli ve uygulamalı. Neyi nasıl söyleyeceğini bilmeyen, kaş yapayım derken göz çıkartan insandan İK Müdürü olur mu? 


İletişim Olmazsa Olmaz


Bir İnsan Kaynakları çalışanı aynı zamanda iyi bir iletişimci olmalı. Önce dinlemeli, lafını bilmeli, neyi nasıl konuşacağını tartmalı.

Zaman içerisinde bu işi layığınca yapan, tarzlarına, iş yapma biçimlerine hayran olduğum İK çalışanlarıyla / yöneticileriyle tanıştığım, iş yaptığım, varlıklarından haberdar olduğum gibi, İnsan Kaynaklarında çalışmasına, üstüne üstlük yöneticilik yapmasına hayret ettiğim insanlar da oldu.

İletişim becerisi İnsan Kaynakları yöneticisinin “olmazsa olmaz”ıdır. Bir İK müdürü “güvenli davranış” nedir bilmeli ve uygulamalı. Dinlemeyen, nasıl konuşacağını bilmeyen, empati yoksunu, kaş yapayım derken göz çıkartan insandan İK Müdürü olur mu? En çok da bu insanların ekiplerine üzülürüm. Saldırmayı iletişim kurmaya tercih eden, üstüne üstlük pişkin biçimde bunu savunan İK yöneticilerinin olması ne acı. Bu örnekleri görünce “Müdürsüz Yönetim mümkün mü?” diye soruyor insan kendi kendine.

Kendi Gelişiminden Bir Haber İK’cılar 

Bir İK Yöneticisi düşünün ki kendi iletişiminde sıkıntı varken firma çalışanlarına “Etkin İletişim” eğitimi aldırıyor.

Okumayan, bilgi sahibi olmadan fikir yürütmeye çalışan İK müdürleri var. Trajikomik bir biçimde ekiplerine “arkadaşlar kitap okuyun” gibi cümleler kuruyor. Düşünsenize en başta yönetici kendisi okumuyor.

Olumsuz geri besleme yapmayı bilmeyen İnsan Kaynakları müdürleri var. Sonra da kalkıp firma içinde “Performansta Geri Besleme” başlıklı eğitim aldırıyorlar. Bilmediğini bilmeyen müdürlerin olması ne acı.

Uzmanının yöneticisinin açığını kapatmaya çalıştığı, devirdiği çamları kaldırmaya çalıştığı durumlar gördüm.

Kişi gelişime önce kendisinden başlamalı, çalışanlardan değil. İşini layığınca yapan, aynı zamanda harika bir iletişimci olan, insan gibi davranan bütün insan kaynakları müdürlerine selam olsun.
Şimdiye kadar özel sektörde hiçbir firmada Down Sendromlu çalışana rastlamadım. Peki neden olmasın? 


Tebessüm Ettiren Mekan

Size harika bir mekan tavsiye ediyorum; İstanbul Üsküdar’daki Tebessüm Kahvesi. Buraya gidip de gülümsememek pek mümkün değil. Tebessüm Kahvesi Üsküdar Belediyesinin işlettiği harika bir mekan. Mutlaka gidin, İstanbul dışında yaşıyorsanız, İstanbul’a geldiğinizde gidilecek mekanlar listenize alın. Gidin ki doğru koşullar sağlandığında insanlardan nasıl verim alındığını, farklılıklarla kaynaşmanın nasıl mümkün olduğunu görün. 

Geçen hafta kahve içmeye gittim Tebessüm Kahvesi’ne, harika bir mekan. Rengarenk masa ve sandalyelerle donatılmış açık mekanı ve güzel bir bahçesi var. Kahvaltı da yapabilirsiniz, menüsü lezzetli. Mekanı en anlamlı kılan ise down sendromlu garsonları. Harikalar, arı gibi çalışıyorlar. Onları görünce hangimiz engelliyiz diye sordum kendi kendime.

Mekanın ismine yaraşır gözlerinin içi gülen, tatlı ve işine oldukça hakim bir Proje Yöneticisi var; Şermin Çoban. Sohbet ettik kendisiyle. Mekanda 19-38 yaş aralığında 10 tane Down Sendromlu garson çalıştığını öğrendim; üçü kız, yedisi erkek. Nasıl bu kadar disiplinli ve sorumluluk anlayışı ile çalıştıklarını sordum. Kolay değil bunu  sağlamak neticede. Bu projede eğitimin çok önemli olduğunu anlattı Şermin hanım. Yaklaşık bir yıllık davranış eğitiminden sonra bu aşamaya geldiklerini anlattı. Elbette her biri farklı gelişim göstermiş. Gelişme durumlarına göre bazıları tam garsonluk yapıyor, bazıları sadece boşları topluyormuş.

Toplumu da Eğitiyor

Projenin bu insanların hayatlarına katkısı ortada; özgüvenleri artıyor, iletişim becerileri yükseliyor, insanlarla iletişimi ve kişisel ihtiyaçlarını tek başına gidermeyi öğreniyorlar. Her biri kendi içinde bir yaşayan kahraman, ayrı bir başarı hikayesi. Ama kazanımlar sadece bunlarla sınırlı değil; proje toplumsal farkındalığı da artırıyor. Karşılıklı birbirimize nasıl yaklaşacağız, nasıl davranacağız konularında toplumu da eğitiyor. 

Down sendromlu çalışanlar burada aldıkları eğitimden sonra özel sektörde daha rahat iş sahibi olabiliyor. Açıkçası şimdiye kadar özel sektörde hiçbir firmada Down Sendromlu çalışana rastlamadım. Bu mekanı gördükten sonra “neden olmasın” diye düşünüyorum. 

İK yöneticisi olan, iş yeri olan, istihdam yapan arkadaşlarım, neden olmasın? Neden şirketinizde down sendromlu bir çalışan istihdam edilmesin? Onlara  uygun işler neden olmasın? Bölümler arası evrak getirip götürmek, çay servisi yapmak, yemekhanede garsonluk vb. işleri düşünün. Bir firma için harika bir çalışan çeşitliliği değil mi? Ne dersiniz?
50’lerinin üstünde çalışana sahip olan şirketler, bu insanları değerli bir varlık olarak görmeli. Onların şimdiye kadar yaşadığı ve adapte oldukları değişiklikler en başta esnekliklerinin bir göstergesi. 


55 Yaş ve Üstü


Doktorların söylediğine göre artık 75 yaş ve üstünü yaşlı kabul etmemiz gerekiyor. Ama benim yaşı ileride olan çalışandan kastım (özellikle öğrenme yaklaşımları açısından) 55 yaş ve üstü çalışanlar. Bambaşka bir nesil. İş hayatına bilgisayarsız başlamış, cep telefonu olmadan çalışabilmiş, öncelikleri ve çekinceleri bir hayli farklı olan bir nesil.

50’lerinin üstünde çalışana sahip olan şirketler, bu insanları değerli bir varlık olarak görmeli. Onların şimdiye kadar yaşadığı ve adapte oldukları değişiklikler en başta esnekliklerinin bir göstergesi. Bin bir çeşit ekonomik iniş çıkışların olduğu, dövizin bir fırlayıp bir aşağı indiği, internetin olmadığı, iş yapış biçimlerinin hayli farklı olduğu dönemlerden bugünlere gelmiş insanlar. Geniş tecrübe ve bilgiye sahipler. Elbette yaşla birlikte gelen ve işe yansıyan sağlık sorunları da olabilir. Her şey artı ve eksi yönleriyle gelmez mi zaten?

Nasıl Geliştirelim?

Şirketlerin çoğu Y Kuşağı, (hatta artık Z kuşağı) nasıl öğrenir, diye kafa yoruyor. Potansiyel gelişimi için ne yapmak gerek, genç çalışanlar online eğitimle mi gelişir, konuları bir hayli gündemde. Dergilerde, makalelerde hemen hemen hepimizin karşısına çıkmıştır “milenyum çocukları iş hayatından ne isterler, ne beklerler” diye. Uyum sağlamak ve onları geliştirmek için planlanmış eğitim programları bile var. Peki ya şirket içindeki belli yaşın üstündeki çalışan nüfusunuz? Onların da farkında mısınız?

An itibarı ile genç nüfusun hakim olduğu Türkiye’de elbette kurumlar için “yaşlı çalışan nüfusu nasıl geliştirelim” mevzusu sıcak bir konu değil. Ancak bunun bir kenara da atılmaması gerektiğine inanıyorum. Çünkü ülkemizde ortalama ömür uzadı, nüfusumuz eskiye göre yavaş da olsa yaşlanıyor. Haliyle bu durum kurumlara da yansıyacak.

Şu an için öncelikli olmasa da, ilerleyen dönemlerde yaşı ileride olan çalışanların da nasıl kolay öğrenip geliştiklerini bilmek organizasyonlar için önemli bir konu.

Kurum içi öğrenme ve gelişim için her yaş grubunun ihtiyacı dikkate alınmalı.

Kaan Sekban iş yaşamının gözden kaçan saçmalıklarına adeta büyüteç tutmuş. 



İronik Bakış Açısı

Uzun bir bilet kovalamacasından sonra, nihayet gidip izleyebildim Kaan Sekban’ı. Malum, gösteri biletleri bir hayli önceden tükeniyor.

İş hayatını, anılarını, yaşadıklarını ironik bakış açısıyla anlattığı gösterisi pek eğlenceliydi doğrusu. İş hayatının rutini olarak sorgulamadan kabullenilen ve uygulanan saçmalıklar, büyütülüp sahneden bize aktarılınca, olayın veya davranışın anlamsızlığı net bir şekilde görünüyor. Kaan Sekban iş yaşamının gözden kaçan saçmalıklarına adeta büyüteç tutmuş.

Kaliteli Mizah 

Yöneticileri ve yöneticilerin çalışanlarına güzide yaklaşımlarını bir güzel dolamış diline. Çalışanlarının gelişimlerini baltalayan yöneticiler de nasibini alıyor haliyle Kaan Sekban’dan. İnsan izleyince “müdürsüz yönetim mümkün mü?” diye soruyor kendine.

Mizahın yadsınamaz bir gücü var. Gösteriyi izledikten sonra (ki skeçlerini izledikten sonra da) kaliteli mizahın harika bir eleştiri biçimi olduğunu bir kez daha gördüm. Bu gösteriyi ele alacak olursak, iş yapış biçimlerine, yönetim anlayışlarına yönelik nefis eleştiriler var içinde.

Mizah aynı zamanda çok da eğlenceli bir öğrenme yöntemi. Düşünsenize insan kendi yaptığı hatayı fark ediyor ve kabulleniyor, hem de gülerek. Kim bilir belki de izleyenler iş yaşamının içinde sorgulamadan sergilediği tavır ve davranışlarına ayar çeker bundan sonra. Belki körü körüne yaptıklarını sorgularlar.

Velhasıl kendine has beyefendi üslubuyla küfürsüz, belden aşağı konuşmadan güldürdü bizi Kaan Sekban. Ne güzel, ne özgün bir renk oldu Türkiye’de.

Özellikle çalışma hayatının içinde olanlar, henüz izlemediyseniz izleyin derim. Kendinizden, iş yaşamınızdan bulacağınız ve güleceğiniz pek çok şey var çünkü.

Mutluluk saplantısı ile peşinden koştuğumuz, varımızı yoğumuzu verdiğimiz hayallerimiz gerçek olduğunda biz gerçekten mutlu olacak mıyız?


Bir zamanlar çok güzel bir kuş varmış. Bu, dünyanın en renkli ve en neşeli kuşuymuş. Kuş rengarenk ve kocaman kanatlarını açıp gökyüzünde süzülmeye başladığında tüm evren mest olur, hayran hayran onu izlermiş. Kuşun renkli kanatları havanın görünmez tenine latif dokunuşlar kondurarak gökyüzüyle ilahi bir dansa tutulurmuş. Kuş kanat çırptıkça renklerin neşesi tüm dünyaya yayılırmış. Kuş uçarmış, ağaçların dallarına konarmış ve keyifle yemişlerin tadına bakarmış. Gökyüzü kaydırağında kayarak süzülürmüş havanın ipek teninde. Rüzgar onun en sevdiği oyun arkadaşıymış. Mutlu, özgür, heyecanlı, canlı ve İKİ KANATLI bir kuşmuş bu.

Günlerden bir gün kuş kendine bir yuva yapmak istemiş. Yuvasını ormanın en yüksek ağacının, en yüksek dalına kondurmak istiyormuş. Hayal ettiği bu yuvayı yapmak için renkli kanatlarını birer birer yolmaya başlamış. Kuşun yuvası yavaş yavaş görünmeye başladıkça, neşesi de onu aynı yavaşlıkta terk etmiş. Sonunda yuva bitmiş ve kanatsız kuş renkli yuvasında yaşamaya başlamış. Dışarıdan bakılınca yuva muhteşem görünüyormuş. Öte yandan kuş artık ne uçabiliyor ne de kanatlarıyla gökyüzünün ipek tenine öpücükler kondurabiliyormuş. Kuş, renkli yuvasında oturup bir zamanlar gök yüzünde nasıl uçtuğunu hatırlıyor ve kederleniyormuş.

Not: Bu bir Afrika halk hikayesidir. Kaynak: Points of You-The Coaching Game, Efrat Shani, Yaron Golan 2005, s.34. (Yukarıdaki anlatım Nazlı Çevik Azazi’nin “Masal” adlı kitabından alınmıştır.)
“Ne yapabilirim ki” diyor kadın. “Onun yaptığını ayda bir gün de olsa ben yapsam keşke” diyor başka bir kadın. 


Adam küçük bir aile şirketinde CEO. Aleni fiziksel şiddet uyguluyor aynı şirkette bölüm yöneticilerinden birisi olan karısına. “Beni kızdırmayın, ben asabi bir adamım” diyor sık sık şirkette. “Ne yapabilirim ki” diyor kadın. “Aynı şirketteyiz, söylesem olacakları düşünebiliyor musun?” “Evinde şiddet gören kadın çalışanınız için ne yapıyorsunuz şirketinizde?” diye soruyorum. Boş boş yüzüme bakıyor.



Karı koca öğretmenler. Aşağı yukarı aynı saatlerde evden çıkıp aynı saatlerde eve geliyorlar. Adam bütün gün ayakta ders anlattığı haliyle de çok yorulduğu için, eve gelir gelmez üstünü değiştirip koltuğa çöküyor. Kadın mutfağa giriyor hemen, akşam yemeğini hazırlıyor, sofrayı hazırlıyor, yemekten sonra sofrayı ve mutfağı topluyor. Adam yemekten sonra hemen kalkıp koltuğuna oturuyor. Çay demliyor kadın, sonra çay servisi yapıyor. Bu arada çocukla ilgileniyor, onu toparlayıp yatırıyor. “Onun yaptığını ayda bir gün de olsa ben yapsam keşke” diyor kadın.



Kadın satış temsilcisi olarak çalışıyor, kocası farklı bir firmada satış bölge müdürü. Her ikisi de işlerinde başarılılar. Önce baba geliyor eve. 4 yaşındaki çocuklarına bakan anneanne, baba gelince gidiyor. 4 yaşındaki oğluyla oyun oynuyor baba eşi gelene kadar. Kadın gelince çocuğu babadan alıyor ve hemen yemeğini yediriyor mutfakta (o sırada adam da televizyon karşısında kendi yemeğini yiyor). Kadın bir müddet daha oğlunu oyaladıktan sonra yatağına yatırıyor. Sonra gelip mutfağı toparlıyor, dağılmış oyuncakları toparlıyor. Adam çoktan uyumuş, kadın ise yorgunluktan bitap düşmüş oluyor.



Karı koca yurt dışından MBA derecesine sahipler; adam Amerika’dan, kadın İngiltere’den. Her ikisi de uluslararası firmalarda yönetici olarak çalışıyor. Çok güvendikleri, hafta içi yatılı olarak onlarla birlikte kalan bakıcıları Cuma akşamı gidip, Pazartesi sabahı tekrar geliyor. Hafta sonunda evle ve çocukla ilgili tüm işleri kadın yapıyor.

Ve bugün “Dünya Kadınlar Günü” olması hasebi ile hikayelerimdeki tüm adamlar gerek sosyal medyadan gerek whatsApp gruplarından kadınlar günü mesajı atıyorlar. Eh, serde tribünlere oynamak var tabii. En caf caflı mesaj da CEO’dan geliyor:

“Varlık sebebimiz, dünyamızı ışıklarıyla aydınlatan, tüm değerli çalışmaların arkasında olup çoğu zaman görünmeyen kahramanlarımız; kadınlarımız. Bir gün değil, her gün ve her an minnettarız.”
Yine yeni bir yıl. Bu yılki yazılara bir hikaye ile başlayalım öyleyse. 


…..

Genç adam heyecanla mücevherci dükkanından çıktı. Nehrin diğer kıyısında anne ve babasıyla yaşamakta olan sevgilisine evlenme teklif etmeye gidiyordu. Elinde yeni almış olduğu yüzük, nehre doğru koştu ve taştan taşa atlamaya başladı. Fakat aniden ayağı kaydı ve elindeki kıymetli yüzük suya düştü.

Genç adam paniğe kapıldı ve telaşla yüzüğü aramaya başladı. Sağa sola baktı, taşları kaldırdı, elini çamura sokup karıştırdı ama yüzüğü bulamadı.

Nehri kıyısında oturan ve onu izleyen kişiler, onu rahatlatmaya çalıştılar. “Otur biraz, sakinleş, derin nefes al” dediler. Ama genç adam onlara aldırmadan yüzüğü aramaya devam etti. Kenardakiler yine seslendi: “Dinlen iki dakika, panik yapma, biraz sakinleş.”

Sonunda genç adam durdu ve bir kayanın üzerine oturdu kaldı. Yavaş yavaş genç adamın kaldırdığı çamur aşağı çöktü ve nehir eski pırıl pırıl haline döndü. Ve orada, tam ayağının ucunda yüzük parlamaktaydı. Genç adam usulca yüzüğü aldı ve sevinçle sevgilisine doğru yola koyuldu.

Not: Yazı Points of You kitabından alıntıdır bir Afrika halk hikayesidir.
Muhtelif zamanlarda muhtelif diyaloglar. 


- Birilerinin bana ne yapacağımı öğretmesini doğru bulmuyorum açıkçası, o yüzden koçluk çalışmalarını mantıklı bulmuyorum.

- İyi de koçluk sana ne yapacağının söylenmesi veya öğretilmesi değil ki.

……

- Koçluk derken ne demek istiyorsun? Birinin senin adına hayatını planlaması ne kadar anlamlı olabilir ki?

- Tabii ki haklısın. Eğer birisi senin adına senin hayatını planlıyorsa, bundan daha anlamsız ne olabilir?

……

- Sence dışarıdan birinin sana “onu yap”, “bunu yapma” demesi mantıklı mı Allah aşkına?

- Zaten kendisini koç diye tanıtan birisi sana “onu yap” “bunu yapma” diyorsa bir an önce uzaklaş oradan.

……

- Bir insan benim yapmam ve yapmamam gerekenler konusunda nasıl ahkam kesebilir?

- Sana yüzde yüz katılıyorum. Profesyonel anlamda danıştığın bir koç, senin yapıp yapmayacakların konusunda ahkam kesiyorsa, hemen o ilişkiyi bitir bence.

……

- Bir insan benim hayatım üzerinde nasıl hükmedici olabilir ki? Üstelik de sıkıntı yaşadığım alanlarda.

- E zaten kimse kimseye hükmetmesin.

……

Uluslararası Koçluk Federasyonu (ICF) onaylı bir koçluk kuruluşundan eğitim almadan ve mesleğin değerlerine bağlı kalmadan çalışan bir koçla çalışıp, yaşanılan olumsuz tecrübeyi koçluğa mal etmek ne yanlış.

Sürekli gelişimim altını çizen ICF, kendisine bağlı koçların gelişimini devamlı kılabilmek adına bir ünvanlama sistemi geliştirmiştir ve kazanılan her bir ünvanın son kullanma tarihi vardır. Koç, kendini ICF kriterlerine göre geliştirdiğinde unvan da güncellenir.

Gerçek manada profesyonel bir koçla çalışmadan veya koçluğun ne olduğunu bilmeden, insanın sağdan soldan duyduklarıyla, yalan yanlış bildikleriyle koçluğa karşı çıkması tek kelime ile cahillik değil midir?
Tam 37 yıldır, kendini bildi bileli yatıyor. 3 aylıkken geçirdiği havale sonucunda yatağa mecbur kalmış. Hiçbir ihtiyacını kendisi karşılayamıyor. 


Hiç Yürümeden Geçen Yıllar


O bir bedensel engelli ama sakın koltuk değnekli veya tekerlekli sandalyede olduğunu düşünmeyin. Onun % 99 engeli var, yani bedenini neredeyse hiçbir şekilde kıpırdatamıyor. Tam 37 yıldır, kendini bildi bileli yatıyor. 3 aylıkken geçirdiği havale sonucunda yatağa mecbur kalmış. Hiçbir ihtiyacını kendisi karşılayamıyor. Su içmek, yemek yemek, tuvalete gitmek gibi akla ilk gelebilecek en basit ihtiyaçları için bile hep yardıma ihtiyacı var.

4 kardeşi var. O en büyükleri. “Çok şükür kardeşlerim sağlıklı” diyebilecek kadar olgun. Babası kanserden vefat etmiş. Tüm ihtiyaçlarını, yedi yıl önce iki beyin ameliyatı geçirmiş olan annesi ve kardeşleri karşılıyor.

Bedenini hiçbir şekilde oynatamıyor dedim ama bunun minik bir istisnası var; sadece sol elinin işaret parmağını kıpırdatabiliyor. Koca vücutta hükmünün geçtiği tek yer, sol işaret parmağı. “Her şey tek parmağımın ucunda, tek parmağımla ulaşabilirim dünyaya” diyebilecek kadar olumlu bakıyor hayata.

Seçilmiş Bireyler 

Asla olumsuz düşünmüyor. “Allah’ım neden ben” diye isyan etmiyor. “Engelli insanların seçilmiş bireyler olduğuna inanıyorum” diyor.

Yataktan çıkamadığı için hiç okula gidemiyor. Okuma yazmayı evde kendi kendine öğreniyor ve 2014 yılında çok istediği bir şeyi yapmaya başlıyor; yazıyor. Tek parmağıyla mucize gerçekleştiriyor; tek tek tuşlara basarak kitap yazıyor, iki yıl sürüyor kitabın tamamlanması. Kanadı Kırık Melek’in Kanadına Takılanlar çıkıyor ortaya. Ben bu satırları yazarken kitap 3. baskısındaydı.

Yayınevi kitabın satışından elde edilen tüm geliri kendisine ve ailesine veriyor.

Asıl engelin içimizde olduğunu ispatlayan, “gerçekte hangimiz engelliyiz acaba” diye bize kendimizi sorgulatan, yaşamın içinde bir insanlık dersi gibi duran Rukiye Türeyen; ne güzel insansın sen.

% 99 engeline rağmen çalışıp üreten Rukiye Türeyen’in yazdığı "
Kanadı Kırık Melek’in Kanadına Takılanlar" isimli kitabını alın, mümkünse çokça alıp hediye edin. Herkese tavsiye edin.


İnsan Kaynakları tarafı öğrenme ve gelişim için ciddi kafa yorarken ve yatırımlar yaparken, çalışanlar da bu konuda aynı derecede istekli mi? 


İK da Yakınıyor


Hep çalışanlar İK’dan şikayet edecek değil ya, İK da çalışanlardan yakınıyor bazen. Dünya hali işte.

“Performans değerlendirmelerimiz sonucunda bir gelişim programı uyguluyoruz, ama bazıları o kadar isteksiz ki, adeta zorluyoruz.”

“Gelişime ihtiyacı var ama gönlü yok.”

“Dünya para verip eğitime gönderiyoruz, ama arkadaşımız kalkıp kahve molalarındaki kurabiyelerin kalitesini dert edebiliyor.”

Ben de zaman zaman eğitimlerde şirketinin veya yöneticisinin zoruyla katılan kişilerle karşılaşıyorum.

Gelişim İsteği Karşılıklı mı? 


Pek çok kurum çalışanlarının potansiyel gelişimi için, öğrenmelerini desteklemek amacıyla çalışmalar yapıyor, alternatifler geliştiriyor. Ne sevindirici ki bu konuya son derece profesyonel yaklaşan kurumlar var. Eğitim programları, koçluklar, danışman firmalar, konferanslar, çözüm ortakları vb. çalışmalar yapılıyor. İnsan Kaynakları tarafı öğrenme ve gelişim için ciddi kafa yorarken ve yatırımlar yaparken, çalışanlar da bu konuda aynı derecede istekli mi?

People Management dergisinin 20 Kasım 2018 tarihli sayısında Lauren Brown bu konuyu ele almış. Yazıda İngiliz çalışanların üçte birinin öğrenme konusunda olumsuz duygulara sahip olduğu vurgulanıyor. Gelecekte rekabetçi bir ortamda var olabilmek için “sürekli öğrenmenin” zorunluluğu vurgulanırken, öğrenmeye yönelik bu isteksizliğin sonraki nesil için büyük bir tehdit oluşturduğunun da altı çiziliyor. 


Üçte bir bizi temsil etmiyor kabul, ama ülkemizde de çalışanların öğrenmeye istekliliğinin % 100 olmadığını biliyoruz. İnsan Kaynakları kurum içinde gelişim programı uygulamaya çalışırken, bazen kısıtlı bütçeleriyle zar zor bir eğitim için yönetimden onay alırken, “genç çalışanlar online eğitimle mi gelişir” diye araştırırken, “bizim için en iyi program hangisi acaba” diye canhıraş bir arama tarama görüşme sürecini yürütürken, nihayetinde verilen karar doğrultusunda uygulanacak programlara katılmak için bin dereden su getiren güzide arkadaşlarımız da var.

İnsan Kaynakları planladığı gelişim çalışmaları için öncelikle çalışanın istekliliğini yanına almalı. Bu doğrultudaki uygulamalar daha yüksek verim yaratır.

Adaylar beceriksizce mülakat yapan görüşmecilerden yakınırken, firmalar da mülakat adabına yakışmayan tavır ve davranışlar sergileyen adaylardan yakınıyor. 



İki Taraf da Birbirinden Şikayetçi 


Bir yandan adaylar beceriksizce mülakat yapan, olmadık sorular soran görüşmecilerden yakınırken, bir yandan da firmalar mülakata hazırlıksız gelen, mülakat adabına yakışmayan tavır ve davranışlar sergileyen adaylardan yakınıyor.

Görüşmecilerle ilgili epeyce yazı yazdım. “Özgeçmiş incelemeyi bilmeyen işe alım yapmasın” dedim. 
Bir başka yazıda “Adaylar Bekletilmemeli” diye yazdım. E bir de aday tarafı ile yazayım. 

Şirket içinde sadece birkaç kişinin bilgisayarının olduğu, faks aletinin yoğun kullanıldığı, internetin neredeyse olmadığı, bilgiye ulaşmanın pek de kolay olmadığı dönemlerde iş hayatına başlamış biri olarak, bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay olduğu bir devirde, iş başvurusu yapan adayların nasıl olup da hala temel mülakat konularında hata yapabildiğine şaşıyorum doğrusu.

Bilgiye Ulaşmak Çok Kolay

Eskiden “Mülakatta nasıl davranılır?” “Hangi sorular gelebilir?” “Hazırlık kapsamında neler yapmak gerekir?” gibi mülakata dair pek çok konu, eğer yakınınızda iş hayatında çalışan bir tanıdığınız yoksa cevabı zor bulunur sorulardı. Sadece kısıtlı birkaç kaynak vardı, hepsi o kadar. Ama şimdi bu bilgilere ulaşmak çok kolay. Bilgi adeta bağırıyor; “gel lütfen beni oku, bana ulaş” diye. Üniversitelerin kariyer ofisleri var, insan kaynakları (İK) blogları var, İK gazeteleri, dergiler, kitaplar var. Bunlar da yetmez internet ortamında anlatımlı videolar var.

Geçtiğimiz haftalarda adaylar için bir kitap daha çıktı; Sinem Işık tarafından yazılan Yarın Gel Başla isimli kitap, mülakata girecek tüm adaylara rehber niteliği taşıyor. Ben alıp okuyana kadar ikinci baskıya girmiş bile. Hatta Işık’ın verdiği bilgiye göre, üçüncü baskıya doğru koşuyor şu anda.

Sinem Işık’ın adaylar için gönüllü çalışmaları da var; mülakat deneyimi yaşayacak, kariyerlerine başlama aşamalarında olan gençlere yönelik olarak çok anlamlı çalışmalar.

Kitabın başında hayat hikayesini anlatmış samimiyetle Işık. Bu bölümü çok sevdim. Emekle, tırnaklarıyla kazıyarak geçtiği yolları anlatmış.

Mülakata girecek ve girme ihtimali olan arkadaşlarım; kaynaklara ulaşın, “Yarın Gel Başla” isimli kitabı alın ve okuyun derim.
Sonuçlar gözükmüyor diye hiç ilerleme kaydedilmiyor demek değildir. İlerleme içten içe sağlanır. 


Tüm Kuvvetinle Vur


Taş kesen işçi, koca bir kayayı nasıl yarar sizce?

Önce koca bir balyozla başlar işe ve kayaya olabildiğince kuvvetle vurur. Onca kuvvetli vuruşuna rağmen ilk vuruşunda bir yonga bile ayrılmaz kayadan. Sonra pes etmeden, vaz geçmeden balyozu kaldırıp tekrar tekrar vurur kayaya. 100 kere, 200 kere 300 kere ama nafile, hiçbir etkisi olmaz.

Bunca vuruştan, yorgunluğundan sonra kayada bir çatlak bile meydana getirememiştir taş işçisi ama o yine de sürdürür vurmayı. Oradan geçen bazıları gülerler taş işçisinin haline, alay ederler. “Yapamazsın” “boşa kürek çekiyorsun” “boş iş” “bak hiç ilerleme olmuyor” diye söylenirler, alaycı gülerler, burun kıvırırlar. Hangisi kazanır dersiniz; etrafındaki yıldırıcı insanlar mı yoksa taş işçisi mi?

Vurmaya Devam 

Taş işçisi hiç aldırış etmez bu tavır ve söylemlere. Akıllıdır; sonuçlar gözükmüyor diye hiç ilerleme kaydedilmiyor demek değildir. İçten içe ilerleme sağladığını bilir ve her vuruşun kendisini sonuca bir adım daha yaklaştırdığını bilir. Etrafındakilerin olumsuz yaklaşımlarına inat taşın farklı noktalarına vurmayı sürdürür.

Belki 500üncü, belki 852nci, hatta belki de 9873üncü vuruşunda taş yalnız yonga vermekle kalmaz, ortadan ikiye ayrılıverir.

Taşı yaran o son vuruş mudur? Art arda indirilen darbelerin sürekli basıncı olmasa taş nasıl yarılır?

Not: Hikaye anonimdir.
İyilik olmalı hayatlarımızda. İnsana, hayvana, doğaya iyilik. Kalben ve içten. 


Kurumların sosyal sorumluluk projesi adı altında yaptığı harika çalışmalar var. Mesela Vestel bedensel ve zihinsel engellilerle ilgili çalışmalar yapıyor. Koç holding yürüttüğü pek çok projenin yanı sıra ”Ülkem İçin” projesiyle sosyal sorumluluk olgusunu yaygınlaştırmayı amaçlıyor. Bilim İlaç'ın Türkiye'ye armağanı ise "Kariyerimin Kontrolü Bende" projesi ile gençlerin kariyer gelişimine destek olması. Her sektörde, bir çok kurumun alkışa değer sosyal sorumluluk çalışmaları var.

Biz ne yapıyoruz?

Peki birey olarak biz ne yapıyoruz? O kurumun bir çalışanı olarak, sadece kurumun yaptığına sırtımızı mı dayıyoruz, yoksa bireysel katkımız oluyor mu? 


Yardım etmeyi insan olmanın bir vergisi olarak görüyorum. Kaçımız veriyoruz bu vicdani vergiyi? Herkesin desteklediği bir ana derneği / vakfı olması gerektiğini düşünürüm. İhtiyaç olduğunda imkanları ölçüsünde diğer yerlerden gelen yardım taleplerini de görmezden gelmeden, belki en küçük para birimiyle veya biraz zaman ayırıp çalışmayla da olsa destek verilmeli.

İyilik olmalı hayatlarımızda

Misal birimiz LÖSEV için bir şeyler yapmalıyız, birimiz Haçiko için. Birimizin ana derneği TEMA vakfı olmalı, öbürümüzünki Omurilik Felçlileri Derneği. Birimiz Darülaceze’yi önde tutarken diğeri Anne Çocuk Eğitim Vakfı için koşturmalı. Birimiz Bedensel Engellilerle Dayanışma Derneği için bir şeyler yaparken, diğerimiz Altı Nokta Körler Derneği için yoğunlaşmalı.

Mutluluk saplantısı ile sürekli kendine bir şeyler almak, bir yerlere gitmek, gezmek arzusunda olanlar, bir de bu yolu denesin derim. En büyük mutluluk bir yaratılmışa olumlu dokunuşta bulunduğumuzda gelir. Mesela; maddi imkanı olmayan bir genci okutmak veya susuz bir köpeğe su vermek veya bir fidan dikmek ne büyük mutluluktur.

İyilik olmalı hayatlarımızda. İnsana, hayvana, doğaya iyilik. Kalben ve içten. 


Yaşasın iyilik.

Bin bir emek ve zorlukla mücadele edip okuyan görme engelli insanlar iş hayatında ne yapıyorlar? Yetkinlikleri doğrultusunda doğru işlere yerleşebiliyorlar mı? Dahası kaç görme engelli iş bulabiliyor? 




Karanlıkta Diyalog


Hiçbir şey görmüyorum, hiçbir şey. En ufak bir ışık kırıntısı bile yok, zifiri karanlığın içindeyim. Elimizde sopalarımız var sadece. Gerçi salona girerken “tehlike yok, kaybolma riski yok, ben hep yanınızdayım” gibi açıklamalar yaptı rehberimiz ama gel de rahatla.

Evet, tahmin ettiğiniz gibi Gayrettepe’deki ”Karanlıkta Diyalog” tecrübemi yazıyorum. “Karanlıkta Diyalog” İstanbul’da mini bir sanal yaşam tecrübesi üzerine kurgulanmış. Deneyimlemenizi tavsiye ederim.

Ortalama 1 saatlik turumuz bir park gezisi ile başlıyor. Sonra hep birlikte tramvaya binme tecrübesi yaşıyoruz. Tramvaya binerken ve inerken rehberimiz elimizden tutuyor. Sesleri duyuyorum, el yordamıyla oturacağım yeri buluyorum. Rehberimizin bu zifiri karanlığın içinde bu kadar rahat hareket etmesine hayret ediyorum. Sonra sinemaya gidiyoruz sesli anlatımlı bir film dinliyoruz, anlatılanları zihin gözümle görmeye çalışıyorum. Film çıkışı vapura biniyoruz. İndi bindiler hep zor, her yerde basamak var. Geziyi bir kafeye girerek tamamlıyoruz. Görmeden alışveriş yapmanın zorluğunu yaşıyoruz.

Gezi boyunca sesler, dokunuşlarım ve elimdeki sopa gözlerim oluyor.

Tebrikler Turkcell 


Genç rehberimiz üniversite mezunu olduğunu söylüyor. “Aferin sana çocuk” diyorum içimden. Gözleri görmeden okumanın zorluklarından konuşuyoruz çıkışta, o yine de her şeyin mümkün olduğunu, mesela gruptaki bir arkadaşının Boğaziçi’nde üçüncü sınıf öğrencisi olduğunu söylüyor. Diyecek söz bulamıyorum, 
Hangimiz engelliyiz?” diye soruyorum kendi kendime.

Gerçek yaşamın burada deneyimlediğimizden kat kat zor olduğunu, çünkü sokakta yanlarında bir rehber olmadığını, tehlikelerin olduğunu anlatıyor. Karşılaştığımız görme engelli kişilerin işlerini kolaylaştırabilmemiz için neler yapabileceğimizi anlatıyor bize. İşlerini kolaylaştırmayı bırakın, bir çok zaman görmezden geldiğimiz bir dünyada her biri adeta birer yaşayan kahraman.

Çıkışta elinde telefon görünce şaşırıyorum: “Görmeden telefonu nasıl kullanıyorsun?” diye soruyorum. Turkcell’in görme engelliler için uygulamasını gösteriyor, eli ekranın üstünde gezdikçe rakamları okuyan bir sistem. Bu uygulamanın görmeyen birinin hayatını nasıl kolaylaştırdığını görüyorum.

Elini taşın altına koyarak görme engellilerin dünyasına bir mum yakan Turkcell ne büyük iş yapmış; tebrikler, teşekkürler. 


Gezinin sonlanmasıyla ışığa kavuşuyorum. Kafamın içinde bir sürü soru:
Bin bir emek ve zorlukla mücadele edip okuyan bu insanlar iş hayatında ne yapıyorlar? Yetkinlikleri doğrultusunda doğru işlere yerleşebiliyorlar mı? Dahası kaç görme engelli iş bulabiliyor? 


Peki insanın gerçek karanlığı nerede? Gerçek kör kim?